Doğru zamanda değişen hayatlar.

“Değişmek çok zordur! Muhtemel her değişiklik, her türlü yenilik insanı korkutur.”

Bu sözü duyduğum ilk günü, daha bugünmüş gibi hatırlıyorum. Üniversitenin ilk yılında yarı uyur bulunduğum derslikte, ne anlama geldiğini bile tam bilemediğim bu cümleler, iletişim ile alakalı tutunduğum ilk daldı.

İstisnasız her insan, yol ayrımlarında kazanacağından çok kaybedeceğini ve aldığı riskleri düşünüyor. Çoğu zaman bir değişiklik yapmamak için bahaneler üretiyor. Sebebinin ismini gene kendi buluyor; yetersiz enerji, vakitsizlik, imkansızlıklar, başka sorumluluklar. Erteliyor. Yapmak istediklerini her an yapabilirmiş gibi davranıyor ve suçlu hissetmiyor.

Ama aramızda kendinin farkında olanlar da var.

Google’dan Basecamp’e, Bill Gates’den Steve Jobs’a kimlerin kimlerin hikayesi anlatıldı buralarda. Girişimciliği öğrenmek için okunan kitaplardan ne alıntılar yapıldı, yalandan havalar atıldı.

Ben başkalarının hikayelerini anlatmak istemiyorum, inanın okumak bile istemiyorum. Kendi hikayelerimiz varken başkalarının hikayeleri vakit kaybı, boş satırlar. Ancak girişimcilik hamleleri yapmaya çalışan, ürün geliştirme ile uğraşan ya da mobile adım atmak isteyen kişilerin okumak isteyebileceği bir hikayeden bahsetmek istiyorum. Ramiz Dayı ses tonu ile söylediğimi varsayın; “Instagram“.

Neredeyse her aktif akıllı telefon kullanıcısının edinmiş olduğu “sosyal fotoğraf” uygulaması Instagram, geçtiğimiz haftalarda 1 milyar dolara satıldı. Kurucu Kevin Systrom yola çıktığında ise Instagram benzeri bir uygulama yapmak aklının köşesinde dahi yoktu.

Read More…

Her birimiz mutluluk fabrikasıyız!

Selçuk Erdem - Uçuyorum Lan!Etrafta tonla mutlu insan varken siz de mutluluğun nerede olduğunu arayanlardan mısınız? Hiç sordunuz mu kendinize nasıl mutlu olabileceğinizi? Ya da hali hazırda bir planınız var mı mutlu olmak adına?

İnanın ben de kolay kolay mutlu olamıyorum. Ve ne zaman mutluyum, ne zaman değilim söyleyemiyorum.

Eh durum bu iken nasıl mutlu olunur gibi bir şey de yazamam. En azından kendi tecrübelerimle :) Bana kalsa her gün, hem de istisnasız her gün, bir önceki güne fark atan bir “kıyak” yapmalı hayat.

Fakat araştırmalar göstermiş ki büyük kıyaklar dahi mutluluğa uzun süreli etki edemiyor. Benzer şekilde çok olumsuz olaylar da uzun vadede olumsuz etkiler bırakamıyor. Mucizeler de, felaketler de aynı yerde bitiyor bizim için. Aynı mutlulukta.

Read More…

İçimizdeki insanlık: bug’larımız.

Bir önceki yazıda hepimizde “bug”lar var demiştik. Aklımızdaki bu kapılar kullanılarak bize istemediğimiz pek çok şey yaptırılabiliyor. İşin garibi, pek de istekle yapıyoruz bunları.

Peki nedir bu kararlarımızı etkileyen “acil çıkış kapıları“? Neden acil çıkış kapıları dediğimi umarım yazının sonunda anlatmış olabileceğim. İsterseniz önce sistemi tanıyalım.

Evrim ne kadar doğru, ne kadar yanlış bilemem. İnanın merak da etmiyorum. Fakat bir gerçek var ki yukarıdaki resim bize ait olan pek çok şeyi açıklıyor.

Başına sıradışı olaylar gelmiş insanların hikayelerine denk gelmişsinizdir. Ölüm ile yaşam arasındaki ince çizgide yürüyen, sonunda yaşamaya meyledenler. Röportajlarına ortak bir şey bulabilirsiniz; hayatta kalmaları için normalde yapamayacakları şeyler yaptıklarını ve nasıl yaptıklarını bilemediklerini söylerler. Son zamanlarda adı oldukça duyulan 127 Saat filmi var, akla gelen ilk örnek olarak. Fakat listeyi uzatmak mümkün.

(Ben de izlemedim ama bilmeyenler için not düşelim. 127, dağda kayalara sıkışan ve kolunu keserek hayatta kalan bir dağcıyı anlatıyormuş.)

Benim daha öncesinde gördüğüm her hikayede istisnasız kullanılan bir cümle vardı. “Hayatta kalmak için değişiyorsunuz ve normalde yapmayacağınız şeyler yapabiliyorsunuz. Ancak bu şekilde kurtulabildik.”

İçimizde bir “survival mekanizması“nın olduğuna eminiz. Zor zamanlarda kontrolü ele alan; panikleyen, salaklayan aklımızı kapatıp bizi imkanlar dahilinde kurtaran bir mekanizma. Sanki biri yeteri kadar uğraşsa içimizden çıkmaya hazır gibi bekliyor.

Aslında her birimiz kendi imkanlarımız dahilinde bir Yeşil Dev olabiliyoruz.

İşte o mekanizma tek değil, yani sadece survival üzerine tetiklenmiyor. Ve sadece zor zamanlarımızda da etkilemiyor bizi. Günlük hayatımızda, her nefesimizde, bakışlarımızda bile oralarda işimize karışıyor. Biz sadece farkında değiliz.

Read More…

“Less is More”: Bir yumurta-tavuk bilmecesi.

Karar vermek herkes için beklendiği kadar kolay olmayabilir. Çevrenizdeki alışveriş örneklerini düşünün. İlla ki -en az bir kez- alışveriş yapan (yapmaya çalışan) arkadaşınıza kararsızlığı için sinir olmuşsunuzdur. Benzer birkaç ürün arasından bir tanesini seçmek için tırnak ısırıp derin derin düşünen en az bir kişi, hayatınızın bir bölümünü alıp götürmüştür.

O kadar da sinir olmamak lazım, siz sinir oldukça onlar daha da kararsız kalacaklar :)

Her alışveriş aslında içinde pek çok tercih barındırır. Şimdi, eğer bir pantolona ihtiyacınız varsa ve sadece bir pantolon alacak paranız varsa, çok beğendiğiniz iki pantolon arasından hangisini, nasıl tercih edeceksiniz? Ya da çok beğendiğiniz pantolonların sayısı arttıkça (3,4,5..) karar vermeniz daha da zor olabilir mi?

Read More…

Fabrika Ayarları

Herkes bir yerlerde kendince hayatın anlamını arıyor. Ben de onların arasındayım. Ama yıldızlara soru sormak gibi bu meret! Akıl karı değil.

Fakat bu arayış insanın algısını oldukça değiştiriyor, orası kesin.

İstanbul’a geldiğim gün ile bugün arasında çok fark var mental olarak. Kalabalık -çok kalabalık- bir şehirde yaşıyor olmak insanlar hakkındaki görüşlerimi çok etkiledi. Ne yazık ki pek olumlu anlamda değil.

Küçük yaşlardayken bir belgeselde çekirge istilalarının nasıl olduğunu izlemiştim. Aslında her biri normal ve zararsız olan çekirgeler kalabalık gruplar haline gelince evrim geçirip deyim yerindeyse “level” atlıyorlardı, vahşi oluyorlardı.

İstanbul’da da durum farklı değil. İnsanlığın farklı bir hali var burada. Benim gibi herkesin birbirini tanıdığı yerlerde büyüyüp “karşılık” kelimesinin ne olduğunu doğuştan öğrenmemiş insanlar için biraz hayal kırıklığı.

Read More…

Para gerçekten her şey (değil).

“In motivating people, you’ve got to engage their minds and their hearts” — Rupert Murdoch

Haklı olabilir mi? Yoksa genel konuşmuş, kalabalık mı etmiş?

Hatırlarsanız motivasyon hakkında kısa bir yazı yazmıştım şurada. Bu yazıda söz verdiğim ikinci bölümü, “çalışanın motivasyon unsurları” geliyor.

Yazacağım çok şey var aslında. Ben uzun yazmasına yazarım da siz okurken Anadolu turnesine çıkmış İsmail Türüt gibi terlemezsiniz, kapatıverirsiniz sayfayı. Lafı uzatmadan başlıyorum.

Outer Motivation may rock!

Çalışanları etkileyen outer (dışsal) motivasyon kaynakları var dedik. Bu kaynakları biraz daha ayrıntılı ve bilimsel olarak inceleyelim.

Read More…

Uygun şartlarda altında her türlü “şart” çekilebilir.

Pazartesi sabahları işe gitmek çok zor olur. Bünye hafta sonunun rahatlığına çoktan alışmış, öğleden önce yataktan kalmaya hiç niyetli değildir. Ama illaki o yataktan kalkılır, tıraş olunur, buz gibi havada saatlerce yol tepilir ve işe vaktinde gidilir. İnsan, kendi kendine böyle bir işkenceyi nasıl yapıyor olabilir?

Tek kelime yazayım; motivasyon. “Ama sevmeden motivasyon olur mu?” demeyin. Motivasyon algıladığın gibi “severek yapmak” değildir. Sevmeden de motive olunur.

Bilinçli yapılan her işin altında bir motivasyon kaynağı vardır. İstemesen, hiçbir şey yapmazsın. Fakat işin çıktılarını göz önüne alınca, insan “yapmam” dediğin pek çok şeyi yapar. Mesela sevmediği işlerde çalışır, hiç sevmediği insanlarla birlikte olur, hiç olmasa oturup kurbağanın solunum sistemini öğrenir.

Bilinçli olarak yapılan her işin altında yatan iki çeşit motivasyon vardır. İçsel ve dışsal motivasyon. Öztürkçeci olunca zor oluyor, çeviride başarılı değilim. Inner ve outer motivasyon doğrusu.

İçsel motivasyon bir şekilde insanda oluşmuş mükemmel bir güç kaynağıdır. Aşktır, tutkudur, ne diyorsanız odur. İçsel motivasyonun kaynağı hakkında pek bilgi sahibi değilim fakat pek de önemli değil. Çünkü tutkulu insanlar gözünden anlaşılır. İş yapmaya niyeti olan, yaptığı işi seven kendini her ortamda belli eder.

Read More…

“Grup çalışması rocks” demek için henüz erken değil mi?

Projenin başarısı için, doğru kişilerle çalışıyor olmak şart. Ekip üyeleri, ihtiyaçlar doğrultusunda nitelikli ve projeye odaklanan kişilerden seçilmeli. Sonuçta fark yaratacak kişiler, bu güzel insanların zorlu çalışmalar ve uzun toplantılar ardından masaya getireceği çözümlerdir.

Peki çözüm ekibinin yapacağı toplantılar, gerçekten çözüme giden en uygun yol mudur? Toplantının ardından en iyi çözüm verilebilmiş midir? Yoksa çözüm için gereğinden fazla vakit mi harcanmış? Toplantı ardından her ekip üyesi toplantıya girmeden olduğu kadar mutlu olabilir mi?

Ekip çalışması yukarıdaki sorular çerçevesinde ele alındığında, gerçekten sizin için en iyi çözüm olabildi mi?

Severek takip ettiğim bir blog, son yazısında tam olarak bu konuya değinmiş. Hem de bilimsel araştırma sonuçlarına dayandırarak.

Eğitim hayatı ve devamındaki süreçte içten içe düşündüğüm ama “bu adam grup çalışmasına yatkın değil” etikentinden çekindiğim için dile getiremediğim bir konu aslında grup çalışması. Zor problemlere denenmemiş bir çözüm getirmeye çalıştığım zamanlarda tek başıma çalışmayı tercih ederdim. Yıllarca söylemekten çekinmiştim, “grup çalışmasına uygun değil” demesinler diye :)

Akademik bir çalışmayı kaynak göstererek yazdıklarına göre; zor ve karmaşık problemler için kişilerin tek başına çalışıyor olması daha uygunmuş. Değil çözüm getirmek anlaması bile zor olan problemleri önce anlamak, sonra grup arkadaşlarına anlatabilmek, probleme çözüm getirmek ve grubu çözüme ikna etmek gibi bir sürece girmek, sinirlerin gergin olduğu zamanlarda istenecek en son şey olsa gerek. Eğer girilirse de ekipten maksimum verim almak hayal oluyormuş.

Blog yazısı için buradan alalım. Ayrıntılar için “Group vs individual performance” başlığını inceleyebilirsiniz. Sivrilen çalışanlarınızı da rahat bırakıverin artık :)

Fikirden ürüne ilk adım; SWOT analizi.

Bir fikrin ürüne dönüşebilmesi çok zorlu ve yoğun bir süreçtir. Bir fikir -özellikle beyin fırtınası sırasında- oldukça çeşitli ve farklı alanlara uzanıyor olabilir. Fakat bir ürün, kullanıcıya her şeyi sağlayamaz hatta sağlamamalıdır. Peki “ürünümüz bu olacak” demek çok mu zordur?

Ürün geliştirecek ekibin belki de en önemli sorunu ürünün çerçevesini çizebilmektir. Sokaktan geçen her insanın bir iş fikri olabilir. Fakat ürünü geliştirecek kişişeri ayıran özellik, bu fikri gerekli ölçülerde şekillendirmek ve gerekirse kısıtlamaktır.

Zorlu ürün geliştirme süreci, bir kargaşa ve içinden çıkanın parsayı götürdüğü bir yumak değildir. Çok zor gibi görünen bu süreci, kolayca yutulabilecek parçalara bölmek elbette mümkündür. Bu kısımlar için yakın zamanda bir yazı yazıyor olacağım. Bugün ise çok amaçlı ve kolay uygulanabilen bir testi birkaç ufak öneri ile anlatacağım, Swot analizini.

Swot analizi, fikrin ya da ürünün önündeki çizgiyi çizebilmek için gerekli tüm bulguları göz önüne serecek dört ana başlıktan oluşmaktadır. İsmini “strengths”, “weaknesses”, “opportunities” ve “threats” olarak ayrılan dört başlıktan almaktadır.

Bu başlıklar altında objektifçe cevaplanacak sorular ürün için çizilecek yol haritasını direkt olarak değiştirebilir. Ürününüz için farklı bir tanıtım stratejisi ya da duruma göre yeni özellikler düşünebilir, fikrinizin çerçevesini tekrar gözden geçirmek isteyebilirsiniz.

Peki nedir bu sorular? Read More…

Problemler unutulmaya meyillidir.

İnsanlarla ilgili en ciddi tecrübemi, 100 kişilik bir spor takımın antrenörlüğünü yaparken yaşadım. Bir antrenman boyunca 100 kişiyi kontrol etmek, hepsine söz dinletebilmek ve disiplin ile çalıştırabilmek inanın çok zordu.

Takım (insan) yönetmenin en zor kısmı topluca hareket edilen dakikalarda onlara hakim olmak, kontrol etmek ya da yol göstermek sanıyorsanız, kesinlikle yanılıyorsunuz. Yönetim sürecinin en büyük bölümü toplantılarda belirleniyor. Ne kadar tek kişilik bir iş gibi görünse de, yönetim birden çok kişinin içinde yer alması zorunlu olan bir süreçtir.

Her toplantıda konuşulacak pek çok problem, her biri için ayrı ayrı ikna edilecek insanlar vardı. Bu uzun açıklama ve tartışma süreçleri, katılıma o kadar teşvik ederdi ki; olaya en uzak kurul üyeleri dahi katılır, hatta gündeme yeni problemler getirirdi. Bu problemlerin çoğu, tecrübeye dayandığı için üzerine düşülmesi gereken önemli noktalardı.

Elbette toplantılardan sonra, ortaya atılan bu yeni problemlerden her biri unutulurdu. O karışık ve hararetli toplantılarda, acil olarak yapılması gerekenler arasında kim bunlarla ilgilenecek kadar vakit sahibi olabilirdi ki?

Bir avuç öğrenci iş yoğunluğundan ve vakit azlığından bu kadar etkilenirken, proje yönetimi süresince ekip çalışanlarının daha olumlu bir görüntü çizebilmesi mümkün müdür? Elbette hayır.

Peki bu gibi durumların iş sürecini olumsuz etkilemesine izin verilebilir mi? Read More…

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.