İçimizdeki insanlık: bug’larımız.

Bir önceki yazıda hepimizde “bug”lar var demiştik. Aklımızdaki bu kapılar kullanılarak bize istemediğimiz pek çok şey yaptırılabiliyor. İşin garibi, pek de istekle yapıyoruz bunları.

Peki nedir bu kararlarımızı etkileyen “acil çıkış kapıları“? Neden acil çıkış kapıları dediğimi umarım yazının sonunda anlatmış olabileceğim. İsterseniz önce sistemi tanıyalım.

Evrim ne kadar doğru, ne kadar yanlış bilemem. İnanın merak da etmiyorum. Fakat bir gerçek var ki yukarıdaki resim bize ait olan pek çok şeyi açıklıyor.

Başına sıradışı olaylar gelmiş insanların hikayelerine denk gelmişsinizdir. Ölüm ile yaşam arasındaki ince çizgide yürüyen, sonunda yaşamaya meyledenler. Röportajlarına ortak bir şey bulabilirsiniz; hayatta kalmaları için normalde yapamayacakları şeyler yaptıklarını ve nasıl yaptıklarını bilemediklerini söylerler. Son zamanlarda adı oldukça duyulan 127 Saat filmi var, akla gelen ilk örnek olarak. Fakat listeyi uzatmak mümkün.

(Ben de izlemedim ama bilmeyenler için not düşelim. 127, dağda kayalara sıkışan ve kolunu keserek hayatta kalan bir dağcıyı anlatıyormuş.)

Benim daha öncesinde gördüğüm her hikayede istisnasız kullanılan bir cümle vardı. “Hayatta kalmak için değişiyorsunuz ve normalde yapmayacağınız şeyler yapabiliyorsunuz. Ancak bu şekilde kurtulabildik.”

İçimizde bir “survival mekanizması“nın olduğuna eminiz. Zor zamanlarda kontrolü ele alan; panikleyen, salaklayan aklımızı kapatıp bizi imkanlar dahilinde kurtaran bir mekanizma. Sanki biri yeteri kadar uğraşsa içimizden çıkmaya hazır gibi bekliyor.

Aslında her birimiz kendi imkanlarımız dahilinde bir Yeşil Dev olabiliyoruz.

İşte o mekanizma tek değil, yani sadece survival üzerine tetiklenmiyor. Ve sadece zor zamanlarımızda da etkilemiyor bizi. Günlük hayatımızda, her nefesimizde, bakışlarımızda bile oralarda işimize karışıyor. Biz sadece farkında değiliz.

Beynimizde eski beyin olarak isimlendirilen bir bölüm var. Dediğim gibi; çeviride başarılı değilim. Old Brain ya da Reptilian Brain olarak geçiyor aslen.

Old Brain nedir, ne işe yarar?

“İnsan düşünen bir hayvandır” lafındaki “hayvan” Old Brain’dir ve bize atalarımızdan yadigardır. Duygularla tetiklenir. (Duygular eşittir hormonlar.) Oluşan kimyasal reaksiyonlar ezber ve aksiyon mekanizmalarımızı direkt olarak etkiler. Beynimizin bu bölümü uçana, kaçana, her şekilde şu üç soruyu sorar;

  1. Bu cismi yiyebilir miyim?
  2. Bu cisimle seks yapabilir miyim?
  3. Bu cisim beni öldürür mü?

Ye, hayatta kal, çoğal.

Hepimizin “bug”ları var derken tam da bunu kastediyordum. Yemek, hayatta kalmak ve üremek; insanların bu üç fiile karşı zaafları var.

Dikkat araştırmaları gösteriyor ki; kullanıcılar bu üç şeyi çağrıştıran görsellere karşı inanılmaz yüksek bir hassasiyet taşıyor. Bu sebeple de kullanıcıların dikkatini kazanabilmek için cinsellik ya da yemek içeren fotoğraflar ve “Tehlike!” uyarısı taşıyan görseller kullanılıyor.


Biscolata ve Doritos

Bunları değil yaşamak, görünce dahi rengimiz değişiyor. Biscolata’lardaki yakışıklı erkeklere, Doritos’lardaki güzel kızlara da boşu boşuna para vermiyorlar anlayacağınız. Ben de yazıya ekledim, komşuda pişen bize de düşer 🙂

Old brain’in çıktılarına geçelim hızlıca. Neler yapıyor, daha doğrusu neler yaptırıyor, kararlarımızı nasıl etkiliyor görelim. İnternet’te yaptığım pek çok araştırma hüsran ile sonuçlandı. Ne yazık ki ucuz pazarlama peşinde koşan kişiler tarafından çöpe döndürülmüş bu konu. Her yerde çalıntı içerik var.

Bu başlık altına yazılabilecek çok şey var fakat ufak ufak eledim bulduklarımı ve notlarımı.

Old Brain; bencilliğimiz.

Daha ne olsun zaten, hayatta kalmaktan bahsediyoruz. İçinde ben olmadıktan sonra, bana dokunmayan yılan bin yaşasın.

Empati de bu sebeple biraz şaibeli. Bilmediğimiz durumları anlayamıyoruz, pek de umursamıyoruz. İnanın umursamıyoruz çünkü olay beynimizde hacim dahi kazanamıyor.

Gördüklerimiz, duyduklarımız ancak bir şekilde “ben” sorusunu uyandırabilirse, bizde bir tecrübeyi (genelde kuyruk acısını) hatırlatabiliyor ya da canlandırabiliyorsa ancak o zaman anlayıştan bahsedebiliyoruz.

Old Brain; tembelliğimiz.

İşiniz old brain’e kalacağına belediyeye kalsın daha iyi. Ben o kadar diyeyim. Nitekim işin kolayına kaçmak için elinden geleni yapıyor. Hepimizi de şekilden şekle sokuyor.

Old brain kolay kararlar almak ister. Ölçmek, biçmek, tartmak onun işi değil. Yaklaşık 1 saniyenin altındaki bir sürede kararını vermiş olmak ister. Zora gelemez.

Hızlı ve güvenli kararlar almak istediği için kontrastları sever. Arasında uçurum olan seçeneklere bayılır. Çünkü bu durumlarda yapılacak pek fazla şey yoktur. Seçilecek olan bellidir ve herhangi bir aksilikten payınıza düşecek sorumluluk azdır.

Kendinizi düşünün, örnekleyin işte. Alışveriş zamanlarınızı hatırlayın. Tercihler arasında seçmeniz gereken şey kendini ne kadar çok belli ediyorsa, seçim yapmanız o kadar kolay ve seçim yaptıktan sonra da içiniz o kadar rahat oluyor. İç rahatlığı da öyle böyle değil, gönülden huzurlu oluyoruz.

Bu mekanizma çok fazla bilgiyi sevmez. Bir set ansiklopedi toplamındaki bilgiyi inceleyip tartıp karar vermek yerine, “az olsun temiz olsun, beni yormasın” der.

“No pain, no gain” tarzımız değil.

Eski beyin karar aşamasında her zaman keyif ile zevki arıyor, acı ile kaybetme riskinden kaçıyor. O yüzden Rocky’nin ünlü repliği “acı yoksa kazanç yok” pek çoğumuzun tarzı değil.

Pek çok insan bu sebeple kaybetmeyi göze alamıyor, acıya (acı; herhangi bir zorlu çalışma süreci) katlanamıyor. Daha iyisini elde etmek ve kazanmaktan vazgeçiveriyor.

Başlangıçlar ve Bitişler: Ah o ilk bakışlar ve vedalar!

İlk bakışlar ve vedalar diye girdiğime bakmayın, konu düşündüğünüz yerlere varmayacak. Kararlarımızda başlangıçlar ve bitişler bu mekanizma sayesinde önemli yer tutuyor. “İlk izlenim önemlidir” dedikleri boşa değil.

“Başlangıçları ve bitişler”i biraz açalım, buraları seviyorum. Burada çok uzatmayacağım ama yazmadan da geçemedim. Sadece bu konu üzerine bir yazı geliyor, doneleri biriktiriyorum.

Araştırmalar gösteriyormuş ki; bir olayın ya da tecrübenin başlangıcı, tüm süreç boyunca takınacağınız tutumu değiştiriyor. Ve final, ağzımızdaki bir kaşık bal gibi yer ediniyor aklımızda. Tadını özlüyoruz.

Örneklemek gerekirse “süper filmmiş, 10 tane Oscar almış” denilerek götürüldüğünüz bir filmi beğenme ihtimaliniz artıyor.

Ya da ismi büyük ve herkesler tarafından kabul gören bir yönetmenin son filmini izlediğinizde, filmi anlamamış olsanız bile “this shit sucks” diyemiyorsunuz kolay kolay. Sonrasında “üstat yardırmış yahu” deyip başlıyoruz filmin orasını burasını hayra yormaya, ilişkiler kurmaya.

Bana öyle geliyor ki sırf bu sebeple insanlar “kral çıplak” diyemiyor. Nutkumuz tutuluveriyor, çarpılıyoruz bir anda.

Hazır başlamışken film üzerinden örneklemeye devam edelim ve konuya geri dönelim. Çekici birkaç sahne ve hoş bir müzik ile başlayan filmleri oturup hoş bir ifade ile izliyoruz, sonunda da “Issız Adam” gibi ağlatacak bir final ile bağlarsa “harika!” diyebiliyoruz. Böyle çünkü filme not verecek karar mekanizmamız oraların etkisinde kalıyor.

“The Winner”

Ne olursa olsun eski beyin kazanır. Kararları o alır, bilinç de işi mantığına uydurur.

Yani siz bir telefona tutulursunuz, satın almak istersiniz. Bu kararı Old Brain alır. “İş yerinden arkadaşlarla oyun da oynarız, samimiyetimiz artar, işime de katkısı olur” demek aklınıza düşer.

Mantıklı sebepler uydurur kendi kararlarınızı legal hale dönüştürürsünüz.

The Winner altına yazdıklarım bana her seferinde Barney Stinson’u hatırlatıyor. “He aaalways gets the yes” 🙂

Kararımıza olan etkileri bu kadar değil. Yazdıklarım başlangıç niteliğinde. Fakat gördük işte, uzun olunca okuyasınız gelmiyor. Ya da olumlu olarak değiştirirsek; daha az okuyasınız geliyor.

(Umuyorum ki) akıl ile bu mekanizmaya laf geçirmek mümkün. Kendi kararlarımızı akıllı olarak verebilmek, özellikle bilgi sahibi olduğumuz konularda mümkün oluyor. Fakat yabancısı olduğumuz konularda ya da bilmediğimiz diyarlarda aptal tavuk gibi oluyoruz. Çok fena avlanıyoruz. Ya da kafamızdaki karşılaştırma-değer biçme mekanizması tahmin edemeyeceğimiz kadar çok sapıtabiliyor.

Kararlarımız hakkında okuduktan sonra insanların bazı davranışlarını daha farklı yorumlamaya başladım. “İnsanlar” derken; her insan, hepimiz.

İşine gelen spot cümleleri göstererek fikir sahibi olmak, işine gelmeyen doğruları bir yoluna uydurup görmezden gelmek, kısacası “gerçeklerden kaçmak” hepimizin ortak özelliği. Ya da tartışmaya-öğrenmeye kapalı olmak.

Bizim yapımızda kabullenmemek, öğrenmekten kaçmak var” dedikten sonra bazı şeyleri de kabullenmiş oldum kendimce. Hani ortak bir anlayış, hepimize ait bir barış, hepimize ait bir hoşgörü, bir olup birlikte yaşamak gibi şeylere inancım kalmadı.

Diğer her şeyi bıraktım; insanların-toplulukların-ulusların kendine çizdiği bir sınır var. Bu illa ki bir toprak parçası olmak zorunda değil. Kendimize ait alanlarımız var, hareket alanlarımız, sözümüzün geçtiği yerler. Kafalardaki benlik (self) sebebi ile buraya girmeye niyetli olanın canını okumaya hazırız.

İnanın ben değilim ama pek azımız makul olmayı başarıyor. Ama onlar pek az işte. Kalanlar ise “işine gelenler” ve “işine gelmeyenler” olarak ikiye ayrılıyor. Bizim seçici entelliklerimiz hep.

İnsanın verdiği-vereceği en büyük savaş kendisiyle. İnsan düşünen bir hayvansa; bence öğrenmeye ve yeniliğe en kapalı olanımız, en vahşimiz.

Advertisements

One Comment on “İçimizdeki insanlık: bug’larımız.”

  1. […] önceleri karar mekanizmalarının temelinden, beynin merkezindeki “sürüngen beyin“den bahsetmiştim. Kısaca hatırlatacak olursak, sürüngen beyin insanlığın en öz […]


Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s