Kullanıcı Deneyimi – 3: Reflective Design

Bu yazı, bir yılda ancak tamamlayabildiğim UX serisinin son yazısı. Şu birkaç yüz kelimede ne işinize yardımcı olacak örnekler olsun, ne de tanıdık bildik dijital konular konuşulsun istedim. Klavye başında, evrimini tamamlayamamış biri olarak insanlıkla dertleşiyorum.

reflective design

İnsanlar için üretiyorsanız, insan doğasını anlamak zorundasınız. İnsan gibi tüketmek istiyorsanız, üretenlerin sizi tanıdığını ve nasıl kullandığını fark etmek zorundasınız. Bizim hakkımızda kolay cevaplanamayan sorular var. Farkında olmasak da her gün içinde yaşadıklarımız. Sebebini bilmeden yapıp da “neden” diye sormadıklarımız.

  • Bir grubu dinleyen diğer insanlar, müziğin kalitesini nasıl değiştirebilir?
  • Aynı elbise, yakıştığı halde, neden art arda iki gün giyilemez?
  • Başkalarının tasarlayıp ürettiği bir araba nasıl sizin karakteriniz olabilir?
  • Nispetiye Caddesi’ndeki asfalt kokan bir kahvaltı, pijamalarla oturulan balkon kahvaltısından nasıl daha tatlı olabilir?

Cevapları çok uzaklarda aramamalı.

“Sabahları yataktan kalkmanızın, kan, ter ve gözyaşını çekmenizin, patronunuza katlanmanızın tek bir sebebi vardır. Bunları yapıyorsunuz çünkü insanlara gerçekte ne kadar iyi, çekici, cömert, eğlenceli, hiddetli ve akıllı olduğunuzu göstermek istiyorsunuz. Benden korkun ya da bana saygı duyun fark etmez. Ama yalvarırım özel birisi olduğumu düşünün.

Hepimiz bir bağımlılığı paylaşıyoruz. Bizler alkış bağımlısıyız. Hepimiz sırtımızı sıvazlayan eller için bu düzenin içindeyiz. Çünkü biz elbiselere sarılmış maymunlarız ve başkalarının onayı için yalvarırız.”

— Revolver

İşte UX serisinin son yazısı “Reflection Design” bunun, başkalarının gözünde olmak istediğimiz yerin hakkında.

İnsanların sizin hakkında ne düşündüğüne inanıyorsunuz? İşte reflective design bu soru ile ilgilenir. Kişisel hazlarınız, hatıralarınız, dürtüleriniz, bu sayılanların her biri ise bir yemdir. İhtiyaçlar ile istekler arasındaki farkları gizleyen, başkalarının kararlarımızı manipule etmesine sağlayan; tasarımcı için eğlence, kullanıcı için müsibet etkenlerdir.

foursquare, gmail invitation, mailbox, iphone

Kendimi tutamayıp birkaç örnek ekledim. Bahsi geçenleri hatırlamayan yoktur sanırım.

  • Üyelik için davetiye gerekiyor, her isteyen üye olamıyor diye Gmail kullanırken yapılan havalar, sene 2002.
  • Tek yeteneği yemek yemek olan ve ancak bunun ile övünebilen insanların hayatımıza soktuğu, “aauuoov çocuk hiç evde durmuyor” demek için yalandan check-in bile yaptıran uygulama Foursquare, sene 2010.
  • Mailbox, dünyanın en normal uygulamasını çalıştırabilmek için milyonluk kuyruğunu beklemiş ve “ouuaa ben onu çoktan aldım, çok güzel uygulama, sen kaçıncı sıradasın” diye arkadaşlarına hava atan geek’ler, sene 2013.
  • Sırf “sent from my iPhone” yazısını ekletmek için, bilgisayar başında olmasına rağmen telefondan mail cevaplayanlar, sene 2011. Gerçekten, bir ara da bu vardı. Bu arkadaşlar sonraları, “iPhone 4 mü? Biz 5 kullanıyoruz olm, teknolojiyi senden çok takip ediyoruz” diyen 170 boylarında tipsiz insanlara dönüştüler.

Bakın isterseniz günümüze dönelim, daha güncel örnekler vereyim. 1980’ler, Malbora, pahalı sigara paketi taşımak diye bir şey varmış. Ölsek de şeklimizle yani.

Özetlemek gerekirse para ile satın alınamayan şeyler vardır. Gençlik, uzun boy, tip, zeka, aile, karizma. Tatar Ramazan olmak gibi işte, ismini siz koyun. Geri kalan her şey için reflective design.

Akşam vakti geç saatte sert vursam da, böyle ucuz ya da sevmediğimiz kısımları buzdağının sadece görünen kısmıdır. Altında beklenenden derin bir kavram, hatta yer yer kendini sevdiren şeyler de vardır.

Pahalı ve bayağı popüler kültür ayakları olmadan bunu yapmak mümkün. Ayakkabı satanlar, sigara satanlar, içki satanlar ya da hiçbir şeyi olmayan ve bunu satmaya çalışanlar, iletişimi popüler kültürün sirkteki yalancı aynaları ile yapmak zorundalar.

Onlar, ürüne iletişimi ancak yarı çıplak kadınlar, saati ve sigarası olan karizma erkekler ile ekleyebilirler. Oysa bizler iletişimin şeklini kökünden değiştirebilecek insanlarız. Bunu daha önce yaptık.

Reflective design teknikleri hakkında harika bir makale okudum. Benim yazdığım ucuz pazarlama numaralarını boş verip, yeni kanallardan, yaşanmış ama aktarılamamış tecrübelerin iletişimini kurdurmaktan bahsediyor. Şöyle lafı geçince bile tasarımcıyı mutlu eden cinsten. İçinde şahane bir örnek var.

Bir müze nasıl değişir? Yüzlerce yıldır var olan bir müzeyi gezme tecrübesi nasıl değişebilir? Şapkasını takmış ve ince şortu ile yürüyen insanların gerçek ihtiyacı nedir?

Klasik bir tecrübede iletişim, anlatandan dinleyene tek yönlüdür. Müzenin bileni, kafileyi peşine takıp anlatır. Oysa kafilenin de bırakmak, anlatmak, eklemek, aktarmak istedikleri vardır. Başkalarına, kendi ismi ve o anki tarih ile miras bırakmak istedikleri olabilir. Tasarlanmamış ama yaşanmış tecrübeler, ancak iletişimi kurulduğunda daha anlamlı olabilir. Bir müze tecrübesi için reflective design, oradaki tecrübenin, bir sonraki kafileye, isim ve tarih bırakarak aktarılabilmesidir. Bizler iz bırakmayı severiz çünkü bizim için iz bırakanlar unutulmaz.

Buraya ne saatler, ne arabalar, ne güzel kızlar ekleyip üzerinden konuşabiliriz. Fakat dedim ya, örneklerden çok insanlıkla dertleşmek tadında bir akşam bu. Nijerya da, en az kendisi kadar esmer bir Fransa 11’ine, gerçekten pis bir golle elenmiş.

Söylemek istediğim şey; herkes, istisnasız herkes, diğerlerine sunduğu hakkında endişelenir. Yapmak istemediğiniz şeyleri, toplum yüzünden yapar, yapmak istediklerinizi de gene aynı sebeple yapamazsınız. Yoksa çok saçma değil mi kel bir erkeğin peruk takması ya da bir kadının dolgulu sütyen kullanması? Herkes bilir eninde sonunda takke düşer, kel görünür. Ama gene de yapar.

Not 1: UX serisinde anlatmaya çalıştığım düşünce yapısını Donald Norman‘a borçluyuz. Kendisi User Experience kavramını ilk bulan ekipten. O zamanlar kısaltmasını UE olarak koymuşlar. Ne ara UX olmuş ben de bilmiyorum diyor.

Not 2: Reflective design hakkında bahsi geçen makale için tıklayın. Burada yazdıklarımdan çok daha farklı, ne olduğu, bulguların nasıl toplanacağı ve tasarımcının dikkat etmesi gerekenler hakkında çok şey içeriyor.

Not 3: Makale, ürünün fonksiyonel tasarımının üzerinde durmuş. Donald Norman ise pazarlama unsurlarını biraz daha öne çıkarmış. İkisini de bilmek, ikisini de kullanmak gerekiyor.

Not 4: İlk paragraflarda bahsi geçen film Revolver‘ı tavsiye ederim.. Dandik bir aksiyon etrafına sarılmış, kişinin kendi egosu ile savaşını anlatan harika bir Guy Ritchie filmi. Ben en az on kez izledim, her birinde farklı bir şey anladım.

Not 5: Reröre UX serisi bitti sonunda. Sırada neler var neler.

Advertisements


Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s