Cosmos, sen, ben.

cosmosandi

İnsan düşünmeden edemiyor. Kimiz biz? Olayımız nedir? Önce gerçekleri kısaca gözden geçirelim.

Galaksimizin ömrünü bir yıla oranlandığında, insanlık tarihi ancak son 10 saniyeyi oluşturabiliyor. Işık hızı ile yolculuk edebilirsek, galaksinin dışına yapacağımız yolculuk yaklaşık 500.000 yıl sürüyor. Bilinen Evren bize göre bu kadar büyükken, bilinmeyen kısımda ancak bir havuzdaki molekül kadar yer kaplayabiliyor. *

Evren’deki yerimizi, ne için burada olduğumuzu ben de bilmiyorum. Arıyorum ama bulabileceğimi de sanmıyorum. Kendimce sorduğum her soru ise beni alakalı başka bir yere, ego’ya götürüyor.

Ego. Kimisi için insanın en büyük düşmanı, kimisi için yöneticisinin sudan sebeplerle yaptığı artistlik, kimisi için de bir chief software achitecth’in yenilmemek için haksız yere uzattığı tartışmalar.

Ne bileyim, ego sadece bencillik, başkalarına yapılan artistlikler, kendi alanına gireni ezmekten oluşuyor olabilir mi? İçimizdeki vahşi (evet, çoğu kişi böyle tanımlıyor) sadece kötülüğümüz için çalışabilir mi?

Neredeyse 17 yaşımda, boyum henüz 1.55 civarındaydı ve basketbol oynamaya çalışıyordum. ** Başarılı olamayacağım aşikardı ama hevesliydim. O yıllarda Michael Jordan’ın Hall of Fame konuşmasını dinlemiştim.

Kral, hayatı boyunca tüm yaptıklarını, önce kendisi ile yarışan kardeşlerine, sonra bir başkasını kendinden önce takıma seçen Koç’a, son olarak da uzun yıllar boyunca kendisi hakkında ileri geri konuşan birkaç basketbolcuya atfetmişti. – ***

“İçimdeki ateşi yaktığınız ve ihtiyacım olan motivasyonu sağladığınız için teşekkür ederim.”

İnsanlar ego’yu silmekten, ezmekten, duymazdan gelmekten bahsediyorlar. İlk insanın dahi sahip olduğu bir şeyi (sözde) yok etmeye çabalıyorlar.

Onurdan ve gururdan yoksun yaşayanlar, sokaklarda şarap parası toplayanlar, mal varlığı yerinde olduğu halde metro girişlerinde dilenenler, yüzüne tükürseniz şükür diyen politikacılar, nasıl kazandığı önemli olmayanlar ya da kazandıktan sonra arkasına bakmayanlar. Bence egosu düşük insanlar bunlardır. Şike ile maç kazandığında mutlu olan boksörler, ego’sunu öldürüp mutasyona uğrayanlar işte onlardır.

Ego bencilliğimiz kadar olmak istediğimiz yer, hislerimiz, hedeflerimizdir. Kendi zihnimizde oluşturduğumuz kişilik resmidir. – ****

Bir belgeselde, dalgıçlar için korkmanın çok önemli olduğundan bahsediliyordu.

Korkmak iyidir. Korku, salaklık yapmayı önler. Korku iyidir ama panik kötüdür. Biri seni hayatta tutar, diğeri ise öldürür.

Aynısı her birimiz ve zihnimizde yaşayan kendimiz için de geçerli diye düşünüyorum.

Kendi adıma, ne ego’mun esiri olmak, ne de yerlerde sürünecek kadar yok etmek istiyorum. Yapmak istediklerimi, “yapamazsın” dediklerinde bırakmak yerine, daha çok severek uğraşmak istiyorum. Başkaları “bu iş yapılamaz” dediğinde vazgeçmek yerine, sarı ışıklar altında gözlerim kızarıncaya kadar çalışmak; “rahat batıyor mu?” diye sorduklarında ise “batıyor” diye cevap vermek istiyorum.

Haksız olduğumu anladığımda bunu kabul edip özür dilemek, haklı olduğumda da söylediğimin arkasında duracak kadar kişilikli olmak istiyorum.

Yeri geldiğinde terbiye etmek, yeri geldiğinde kontrol etmek ama kalan zamanlarda da yorganı açıp sıcak yataktan soğuk sabahlara kalkacak kadar ego sahibi olmak istiyorum.

* Cosmos: A SpaceTime Odyssey

** Ayrıntılı referans için lütfen iletişime geçin.

*** Michael Jordan Hall of Fame Enshrinement Speech

**** Ego’nun benim kafamdaki karşılığı. Daha bilimsel karşılığı için tıklayın.

Advertisements

Garajda üretmek

Hiç çalışmadan hayatının bir sonraki gününü de aynı şartlarla sürdürmek isteyen insanlar gördüm. “Garaj kafasında iş yapmak” isteyen insanlarla çalışma fırsatı yakaladım. “Üretmek için garaj sahibi olmanıza gerek yok” diyerek kendince çabalayan insanları küçük görenlere, hatta “iyi işler Amerika’dan çıkıyor, çünkü adamların garajı var abi!” diyenlere dahi rastladım.

Kendi garajı olanlardan kaçının üretmeye ilgisi vardır diye düşünüyor insan. Bir garajı olsa cuma akşamı kopmak yerine sarı ışıklar altında vaktini yersiz uğraşlarla harcamak isteyen kaç kişi olabilir? Modern yaşam insanı pek çok şey içersinde hiçbir şey yapmadan yaşayabilecek kadar şımartabiliyor. Fakat üretmek, hele ki sıradan dünyanın gereksiz dertleri olmadan üretebilmek, güzel bir macera.

Bir garajda üretmek, masanın temiz kalmasına değil yaptığın işin güzel olmasına dikkat etmektir. Akşam yemeğinde gideceğin restoranı düşünmek yerine yemeğini yerken yapacağın işe kafa yorabilmektir. Kaçtığın on bin şey seni kovalarken düz duvarlara bakıp renkli rüyalar görebilmektir. İnsanların öveceği bir iş yapmak yerine, yaptığın iş kendince kusursuz olduğunda rahat uyuyabilmektir. Yaptıklarını düşünüp mutlu olmak yerine yapmak istediklerini düşünerek dertlenmektir.

Garaj bir ruh hali, bir düşünce yapısıdır.

Sıradan olanın daha kolay olduğu, kolay olanın daha çok ödüllendirildiği şu dünyada yeni bir şey deneyebildiğin herhangi bir alandır. Kimi için bir ofis, kimi için bir salon, kimi için kafeler, kimi içinse koyu bir ağaç gölgesidir.

Şu an kimselerin olmadığı yazlık bir sitenin üç katlı herhangi bir evinde, beş takıntılı insan ile birlikteyim. Bir tanesi önümde sigara içiyor, diğerleri içeride bilgisayar başında, ben de serin havada hamakta uzanıyorum. Ayaklarım buz gibi.  Bilgisayarda kalitesiz kayıtları olan şarkılar dönüyor. Tüm sorumlulukları bırakıp hayatın yükünden sıyrılmaya çalıştığımız iki haftanın beşinci günündeyiz. Uyumamıza yaklaşık üç , uyanmamıza ise yaklaşık sekiz saat var. Ofisten taşıdığımız masaları kurduğumuz salonda, bol abur cubur ile bilmediğimiz işlere kafa yoruyoruz.

Bence ne huzurluyuz, ne de mutlu. Ama tutku başka türlü güzel şey.

Ekran Resmi 2013-09-11 01.53.32 Ekran Resmi 2013-09-11 01.55.20 Ekran Resmi 2013-09-11 01.57.46

11IMG_9559 IMG_7147


Başarmak Mutlu Olmanın Ne Kadarıdır?

UX çok reröre” dedik ancak yazacak çok şey var. Önümüzdeki günlerde benim “reröre” devam edecek. Ara ara  bir şeyler başarmanın peşinde koşarken toplanan notlar haricinde, UX’dir, makaledir, kullanıcı motivasyonudur demeden de yazmak istiyor insan.

Az önce lafı geçen “başarmanın peşinde koşmak” sadece benim “burnu kalkık lafım” değil. Bu mücadele insanın doğası gereği hepimizde var. Kendimizce bir yol seçmediğimizde de, seçilen başka yollarda aynı kavgayı veriyoruz. İnsan bir meşgale peşinde çünkü. Bu meşgale bazen bizler gibi ürün peşinde koşmak, bazen en güzel kızı tavlamak (bazen ikisi birlikte), bazen komşu ailenin yuvasını yıkmak olabilir. Hepsi bir parça bilinmezlik, azıcık heyecan için.

Hepimiz ister istemez bir şeyleri başarmanın peşinde koşuyoruz, seçme şansımız yok. Fakat mücadele vermemek gibi bir seçeneğimiz olmasa da neyin mücadelesini vereceğimiz bize kalmış.

Peki “uğraş” tam olarak ne için verilir? Başarmak diye bir ömür harcadığımız şey nedir ve ne zaman başarmış sayabiliriz?

Sözlüğe göre “bir işi istenilen şekilde yapmış olmak (kazanmış olmak)” başarabilmektir. Ve başarmış olmak, kazanmanın ardından gelen bir durumdur. Aslında başarıdan bahsetmek için önce kazanmaktan bahsetmek gerekmektedir.

Kazanmak ise bir yarış (challenge) gerektirmektedir. Türlü kategorinin altındaki sıradan bir yarışta başı çekmektir. Bir atlet için 100 metre içerisinde 10 kişiyle yarışmak, bir inşaat mühendisi için yer çekimini karşısına alıp gökdelenler dikmektir.

Akşam hava kararıp şehrin kırmızı halojen ampülleri yandığında, siyah asfalt ve gri betonun rengi beni düşündürüyor. Başarmak için uğraştıklarımız, gerçekten kazanmak istediklerimiz mi? Tüm bu çalışmalar, her gün tanımadığın insanlar için bilmediğin şeyleri öğrenmek ve yapılmamış şeyler yapmaya çalışmak tam olarak neyi başarmak için?

Başarmaya çalışmak olmayan şeyleri aramak demek. Sadece bizde olmayan ya da var olmayan şeyler değil, hiç bilmediğimiz ama güzel olacağını ümit ettiğimiz şeyler. Ümit-umut adını siz koyun.

Dersaneye giden bir öğrenci için üniversitede geçireceği güzel yıllar, bir girişimci için milyon dolar, bir yalnız için köşeyi dönünce karşısına çıkacak sevgili, bir hasta için sabah, bir pazarcı için güneşli gün, soğuk durakta sigarasını içine çeken bir işçi için ise cebindeki çeyrek bilet.

Hepimiz bir yere varınca bulacaklarımızı seviyoruz ama yoldakiler ile mutlu oluyoruz. Bu da bizim bug’ımız.


Her birimiz mutluluk fabrikasıyız!

Selçuk Erdem - Uçuyorum Lan!Etrafta tonla mutlu insan varken siz de mutluluğun nerede olduğunu arayanlardan mısınız? Hiç sordunuz mu kendinize nasıl mutlu olabileceğinizi? Ya da hali hazırda bir planınız var mı mutlu olmak adına?

İnanın ben de kolay kolay mutlu olamıyorum. Ve ne zaman mutluyum, ne zaman değilim söyleyemiyorum.

Eh durum bu iken nasıl mutlu olunur gibi bir şey de yazamam. En azından kendi tecrübelerimle 🙂 Bana kalsa her gün, hem de istisnasız her gün, bir önceki güne fark atan bir “kıyak” yapmalı hayat.

Fakat araştırmalar göstermiş ki büyük kıyaklar dahi mutluluğa uzun süreli etki edemiyor. Benzer şekilde çok olumsuz olaylar da uzun vadede olumsuz etkiler bırakamıyor. Mucizeler de, felaketler de aynı yerde bitiyor bizim için. Aynı mutlulukta.

Aşağıda Daniel Gilbert‘in mutluluk üzerine yaptığı araştırmalardan ilginç bulgu var. Grafik, lotodan 300 milyon dolar kazanmış talihli ile kol ve bacaklarını kaybetmiş bir engellinin, bu olaylardan bir yıl sonraki mutluluk derecelerini gösteriyor.

İnanması güç ama ikisi de aynı.

Belli ki biz bir yoluna uydurup “onu o şekil ayarlıyoruz” ve mutlu oluyoruz. Çevre ile uyumlu canlılarız. Yoksa hapishanede mutlu olan insanlar olabilir miydi?

Mutluluğu kendimiz sentezleyip üretebiliyorsak, mutluluğun kaynağı biziz. Ama nasıl mutlu olduğumuz gene de bizi bir ayrım noktasına getiriyor. Elde ettiklerimiz ve elde edemediklerimiz.

Elde ettiklerimiz: “Doğal Mutluluk”

Hedefleyip elde ettiklerimiz belki de bu hayatta tadı en güzel olan şeyler. Elde ettiğimiz anda yaşanan o mutluluk, damağımızda bir ömür unutulmayacak bir tat bırakabiliyor. Hatta o kadar güzel oluyor ki tadı, daha fazlasını elde etmek için var gücümüz ile çalışmaya devam edebiliyoruz. Her birimizin hayatında bunlardan birkaç tane oldu. Dönüp düşündüğünüzde hemen aklınıza gelecektir.

İşte bu anda ürettiğimiz mutluluk doğal mutluluk (neutral happiness) oluyor. Yukarıdaki filmi izleyenler ne kadar güzel tarif edildiğini hatırlayacaklardır.

Elde edemediklerimiz: “Sentetik Mutluluk”

Elde edemediklerimiz bizi mutlu eder mi demeyin. Bal gibi ediyor. Kafamdan örnek yazmayayım, Gilbert şöyle demiş;

Hapishanede 30 yıldan fazla, işlemediği bir suç yüzünden yatan beyefendi geçirdiği günleri şöyle tarif ediyor; “her anı çok güzeldi!”.

Elde edemediğimiz şeylerle de mutlu olabiliyoruz, şaka gibi değil mi? İşte sentetik mutluluk böyle anlarda üretiliyor. Elde edemediğimiz şeylerin, yerine elde etmiş olduklarımızdan daha kötü olduğuna inandırıyoruz kendimizi. Başarısızlığın ya da şanssızlığın alsında bir “lütuf!” olduğunu düşünüyoruz.

Aklımızın bize bir oyunu bana sorarsanız sentetik mutluluk ve özeti şu; “bak, gerçekten hayırlısı olmuş!“.

In our society, we have a strong belief that synthetic happiness is of an inferior kind. — Dan Gilbert

Sentetik mutluluğun gücünü hafife alıyorsanız yanılıyorsunuz. Araştırmalar göstermiş ki mutluluğun yolu -hele ki içerisinde tercihler varsa- sentetik mutluluktan geçiyor. Etrafınızda gördüğünüz o mutlu insanlar, belki de bunu en iyi yapanlar.

Nasıl mutlu oluyoruz?: Değiştirmek vs Razı Olmak

Mutlulukla ilgili en önemli soru bu. Siz mutlu olmadıktan sonra mutluluk doğal ya da sentetik olsa ne olur 🙂

Çok ayrıntıya girmeden deneylerin özetini yazıyorum. Özgürlük, mutluluk değildir. Hatta bir mutsuzluk kaynağı olabilir.

İnsanlar değiştirebilecekleri kararlar almışlarsa “şu mu olsaydı, bu mu olsaydı diyerek” sadece mutsuz olabiliyorlarmış. Aklımız elde etmenin güzelliği ile değil de, kaçırmış olabileceklerinin varlığı ile meşgul oluyor ve hayatımızı zehir ediyormuş.

Oysa bir de elindekine razı olanlar (ya da razı olmak zorunda olanlar) var ki işte onlar mutlu. Onların kafaları rahat ve mutlular.

“Midyat’a pirince giderken” yerine “Midyat’taki pirince gitsem mi diye düşünürken” desek, durumu daha iyi anlatmış oluruz yani.

Tüm bunlardan sonra insan gene de merak ediyor. O, etrafta mutlu mutlu gezinen insanlar neden bazen sinir bozucu olabiliyor? Herkes değil ama çok sevmediğiniz, çok ilgilenmediğiniz insanların mutluluğu sizi azıcık da olsa olumsuz etkilemiyor mu?

Evet, etrafımızdaki insanlar bizim mutluluğumuzu ve hali ile ne kadar mutlu olduğumuzu etkileyebiliyor. Bir sonraki yazı; “görece” hakkında olacak.

Not: Dan Gilbert mutluluk hakkında Google sonuçlarını istila etmiş durumda. Ted sunumunu şu linkten izleyebilirsiniz. Türkçe çevirisi kötü, direkt İngilizce devam etmenizi öneririm 🙂


Fabrika Ayarları

Herkes bir yerlerde kendince hayatın anlamını arıyor. Ben de onların arasındayım. Ama yıldızlara soru sormak gibi bu meret! Akıl karı değil.

Fakat bu arayış insanın algısını oldukça değiştiriyor, orası kesin.

İstanbul’a geldiğim gün ile bugün arasında çok fark var mental olarak. Kalabalık -çok kalabalık- bir şehirde yaşıyor olmak insanlar hakkındaki görüşlerimi çok etkiledi. Ne yazık ki pek olumlu anlamda değil.

Küçük yaşlardayken bir belgeselde çekirge istilalarının nasıl olduğunu izlemiştim. Aslında her biri normal ve zararsız olan çekirgeler kalabalık gruplar haline gelince evrim geçirip deyim yerindeyse “level” atlıyorlardı, vahşi oluyorlardı.

İstanbul’da da durum farklı değil. İnsanlığın farklı bir hali var burada. Benim gibi herkesin birbirini tanıdığı yerlerde büyüyüp “karşılık” kelimesinin ne olduğunu doğuştan öğrenmemiş insanlar için biraz hayal kırıklığı.

Read the rest of this entry »