Prototyping in product management

Have you ever been in a brainstorming session on a specific topic? You probably have, at least one. It is a hell of a time especially when your companies are brilliant guys who have knowledge, wisdom and vision. In each session, there are a lot of questions to ask, so to answer and consider about. And each of them triggers a new one. It is an infinite loop.

In each session, the problem is not to list many great ideas. The hard stuff is to find out the valuable ideas within the list and decide the one that you start to build on. It is very likely to have the same situation when you and your teammates are about to develop a new product.

During product development (or product management, we will come to that later) lots of ideas and features are formed. Some of them are declared as “key” for users. Some ideas are “must” for stakeholders. There are “innovative” (or let’s say) “risky” ones and feared not to be loved. The huge group of data which is relatively related to market and target user group drops into your hands.

Under all these conditions, it has to be made sure that the beloved product is decided. That is the one must. If you fail, the Middle Earth would fail too. While you are carrying this huge responsibility, do you really want to have just one shot to hit?

Product prototype

No one wants to risk  the time, money and opportunity. You can make your product loved by users, teammates, stakeholders and of course yourself. The solution is developing prototypes. Note that I consciously use plural ending. Hopefully, I will describe why you need more than one in next articles.

A prototype model is built to test a concept or act as an early platform to validate that a design meets the target user’s requirements.(*)

Here comes the explanation of what prototyping can provide you with through each aspect of the project.

Need of Prototyping

Consume the real experience

As you can guess, prototyping is useful for many reasons. But the first and most important one is that it enables you to understand what the experience the product might deliver.

Since development is not a “one way ticket”, there has to be something coming back to you. It is called feedback. You need it all the time.

Prototyping is the best way to collect user feedback and then you would be able to answer these questions;

  • If the user group would love it?
  • Is it the experience in your mind that you wanted to present?
  • What kind of use errors do occur?
  • How it can be more efficient?

Set the functionality, again

The loveliest part of product development is the very beginning of the progress. There are a lot of ideas to think of. With a little effort and trick, you can be extremely creative and innovative instead of being got stuck in a mud.

However your focus is lost during this time. The more items you think of, the less attention you pay for each. The chance to fail is always greater than to success. The help of quantitative data and math are always required.

After launching a prototype, you would be able to check your functionality of your product. In other words, your product goals. You can be sure and keep your functionality or change them to improve your experience. Even you can drop some to get simpler. After gathering data, you have the right to do so.

Get your team involved

Your teammates are not some ordinary people to do others’ jobs. They can contribute to your product. Some great value which you would fail might come from others. They have to contribute, have to be a part of product.

But you need to meet them on a zero ground  where everything is clear to see without any recall. They have to recognize what you mean and be able to show you directly what they think. It is exactly where your prototype stands.

With the help of prototype, you are more likely to tell them why their idea applied or not. They require to understand the reason behind. It is very important to keep them motivated. A tech guy does not just write code or artists does not draw something that you want. They do it best when they want to do it. A prototype brings you something that money cannot buy; motivation.

Fail faster build better

Realizing any errors, gaps, unknown edge-cases in early stages is key to success. It is impossible to develop something without mistakes. But with some form of prototype, it is possible to learn what is going wrong.

Like in any project, time is the biggest enemy. The changes are needed to be done in early stages for two reasons.

Time Graph

First reason is to finance your changes. As you can see, the total money that project consumes grows dramatically day by day. And it goes faster than you can imagine. Small changes can be feasible anytime but what if it is a major change that you need to implement? Or dropping some features already developed? You cannot both explain and manage these changes after spending much money.

“Ten times the impact if you discover a needed design change early, and 100 times cheaper to make the change. The experience from both fields is clear: early is much better than late.”(*— Jakob Nielsen

Secondly, let’s say the huge changes are financed even after you launch the product. It is maybe good for users and maybe not. But it is clear that you are going to disturb some of them who already gained a routine.

The benefit list goes on and on. But the big gun is that while the focus is distracted by many important issues, the team has to be sure that the feeling of product is right for the user. Otherwise, you become lost so are your investment, time, money and opportunity.

Before you start, never forget that it very is a cost-effective progress and can be done very easily if you know how. The article will continue with how to do it. Stay tuned.

Advertisements

Kullanıcının ilk saniyeleri – 3: Güvenlik

Tanımadığınız bir kadının telefon numarası almaya çalışırken, dikkat etmeniz gereken en önemli şey nedir? Saç-baş, tip, dişlerin parlaklığı? Her birinin finalde bağlanması gereken yer ne olmalıdır?

Bana sorarsanız iş güvende hissettirmektedir. Kıyafetlerden, kurulan iletişime, konuşmalara kadar dikkat edilecek en önemli şey, hiç tanımadığı bu insanın (siz) içkisine attığı ilaçla onu uyutup organlarını çalmak niyetinde olmayan, sıcak, yer yer serin, zararsız bir insan olduğuna ikna etmektir. Böyle şeyler söyleyerek de anlatılamaz, adım adım takip edilmesi gereken bir üslubu var. (A true story.)

Bizler ürün ile kalp çalmaya çalışan gençler, bu iletişimi dijital dünyanın çizdiği çerçevede, onun kuralları ile kurmak zorundayız.

Daha önceleri karar mekanizmalarının temelinden, beynin merkezindeki “sürüngen beyin“den bahsetmiştim. Kısaca hatırlatacak olursak, sürüngen beyin insanlığın en öz halidir. Her kararın verildiği, süreçlerin başladığı ve aslında biz farkında olmadan bittiği yerdir. Direkt olarak ilgilendiği üç önemli nokta ise  seks, yemek ve güvenliktir. Bilindiği gibi bu üç nokta dikkat unsurlarının başını çekmektedir.

Kullanıcıların sisteme dahil olması aşamasında, güvenli hissettirmeyi atlarsak büyük hata olur. Çünkü araştırmalar gösteriyor ki; kullanıcılar güvenli hissetmedikleri web sitelerini direkt kapatıyorlar.

UX ile ilgilenen her kişinin anlayışına oturtması gereken önemli bir taş, hatta bir kural şöyle der ki; “kullanıcı yaptığınızı bulamıyorsa, aslında yaptığınız yoktur“. Bir çeşit “ben aslında yoğum” hikayesi. Afilli başlık buradan geliyor.

Hissettirmiyorsa, ürün güvenli değildir.

*Okuduğum kaynaklar birkaç yıl öncesine olduğu için web üzerine olduğu yazıyor olacağım. Hedef mobil, dersler pek tabii ortak.

Bir web sitesinin güven hissiyatından “güvenilirlik (credibility)” olarak bahsediliyor. Ve ikiye ayrılıyor; yüzeysel güvenilirlik (surface credibility) ve kazanılan güvenilirlik (earned crebility).

1) Yüzeysel Güvenilirlik

Yüzeysel güvenilirlik, kullanıcıda ilk anda hissettirilen güven duygusudur. Kullanıcının ilk saniyeleri üzerine konuştuğumuza göre, pek tabii çok önemlidir. İlk anda güvenli hissettirmeyen ürünlerin kaçanı bol, bounce rate‘leri yüksek olur. Çünkü kullanıcılar her yeni şeye sordukları gibi, ürüne de “bu güvenli mi?” sorusunu sormaktadır. Ve inanın bu soruya bir cevap bulmak, çok zaman almaz.

İnsanoğlu doğası gereği her türlü yeniliğin kendine zarar vereceğini düşünür. Bu durumda kullanıcıya güvensizlik verecek unsurlardan kaçınmak yeterli değil. Ortamın güvenli olduğuna ikna etmek,  hem de bunu mantıktan çok daha hızlı çalışan bilinçaltına hissettirmek şart.

Yüzeysel güvenilirliğin en önemli elementi sempatik (likeable) olmaktır. İnsanlar ön yargılı.

Efsanelere göre Nebraska-Lincoln Üniversitesi‘nde, üniversitelerin web siteleri kullanılarak hoş görünme ve üniversite tercihi arasındaki bağlantı araştırılır. Farklı tasarımların göze hoş görünmesi ile kullanıcıları etkilemesi arasında bir bağlantı bulunmaya çalışılır. Sonuçlara göre, göze hoş görünen tasarımların üniversite tercihi gibi büyük bir olayı dahi doğru orantılı olarak etkilemiştir.

Meali; “her şey şekil, tarzın kadar varsın“.

2) Kazanılan Güvenilirlik

Güven duygusunun bir de uzun vadede elde edileni var, “earned credibility“. Kazanılan güvenilirliği etkileyen en önemli unsur ise kullanılabilirlik. Yüzeysel güven “güzel bir dükkan açmak” ise, kazanılan güven de “esnaf olabilmek“tir. Kullanıcının güvenini bu seviyede kazanmak kolay değil. Uzun süren ve devamlılık gerektiren bir iletişim kurulması şart. Devamlılık “öldürücü”, bir kenara yazmak gerek.

Herkes esnaf doğmuyor ama büyükşehir bebeleri gibi, hem şekli sağlam tutup hem de malı sürekli satmanın yolları mevcut. Uzun vadede güven kazanmak için yapılabilecekler elbette ki var. Yakın zamanda kullanıcı motivasyonunu artırmak için uzun ve kısa vadede yapılabilecekler başlığında iki yazı geliyor. Bu kısımlar biraz teorik kaldı fakat diğer yazılarda aksiyon alacağız. Takipte kalın.


Başarmak Mutlu Olmanın Ne Kadarıdır?

UX çok reröre” dedik ancak yazacak çok şey var. Önümüzdeki günlerde benim “reröre” devam edecek. Ara ara  bir şeyler başarmanın peşinde koşarken toplanan notlar haricinde, UX’dir, makaledir, kullanıcı motivasyonudur demeden de yazmak istiyor insan.

Az önce lafı geçen “başarmanın peşinde koşmak” sadece benim “burnu kalkık lafım” değil. Bu mücadele insanın doğası gereği hepimizde var. Kendimizce bir yol seçmediğimizde de, seçilen başka yollarda aynı kavgayı veriyoruz. İnsan bir meşgale peşinde çünkü. Bu meşgale bazen bizler gibi ürün peşinde koşmak, bazen en güzel kızı tavlamak (bazen ikisi birlikte), bazen komşu ailenin yuvasını yıkmak olabilir. Hepsi bir parça bilinmezlik, azıcık heyecan için.

Hepimiz ister istemez bir şeyleri başarmanın peşinde koşuyoruz, seçme şansımız yok. Fakat mücadele vermemek gibi bir seçeneğimiz olmasa da neyin mücadelesini vereceğimiz bize kalmış.

Peki “uğraş” tam olarak ne için verilir? Başarmak diye bir ömür harcadığımız şey nedir ve ne zaman başarmış sayabiliriz?

Sözlüğe göre “bir işi istenilen şekilde yapmış olmak (kazanmış olmak)” başarabilmektir. Ve başarmış olmak, kazanmanın ardından gelen bir durumdur. Aslında başarıdan bahsetmek için önce kazanmaktan bahsetmek gerekmektedir.

Kazanmak ise bir yarış (challenge) gerektirmektedir. Türlü kategorinin altındaki sıradan bir yarışta başı çekmektir. Bir atlet için 100 metre içerisinde 10 kişiyle yarışmak, bir inşaat mühendisi için yer çekimini karşısına alıp gökdelenler dikmektir.

Akşam hava kararıp şehrin kırmızı halojen ampülleri yandığında, siyah asfalt ve gri betonun rengi beni düşündürüyor. Başarmak için uğraştıklarımız, gerçekten kazanmak istediklerimiz mi? Tüm bu çalışmalar, her gün tanımadığın insanlar için bilmediğin şeyleri öğrenmek ve yapılmamış şeyler yapmaya çalışmak tam olarak neyi başarmak için?

Başarmaya çalışmak olmayan şeyleri aramak demek. Sadece bizde olmayan ya da var olmayan şeyler değil, hiç bilmediğimiz ama güzel olacağını ümit ettiğimiz şeyler. Ümit-umut adını siz koyun.

Dersaneye giden bir öğrenci için üniversitede geçireceği güzel yıllar, bir girişimci için milyon dolar, bir yalnız için köşeyi dönünce karşısına çıkacak sevgili, bir hasta için sabah, bir pazarcı için güneşli gün, soğuk durakta sigarasını içine çeken bir işçi için ise cebindeki çeyrek bilet.

Hepimiz bir yere varınca bulacaklarımızı seviyoruz ama yoldakiler ile mutlu oluyoruz. Bu da bizim bug’ımız.


Kullanıcının ilk saniyeleri – 2: Motivasyon

Anlatmak istediklerimin ardı arkası hakkında o kadar şey var ki aklımda, aklımdakileri yazıya dökebilmek için ayrı yazılar yazıp birbirine bağlamam gerekebilir. Vira…

Bir önceki yazıda söz ettiğim kullanıcı motivasyonu ile başlamak istiyorum. Aşağıya, bu konuda Google aramalarını istila eden fakat içerik olarak işi bileni tatmin etmeyen bir yazının, en can alıcı görselini ekledim. Görsel en genel şekli ile “deveyi hendekten atlatmak nedir?” sorusuna cevap veriyor.

Şekildeki yükselti üyeliğin zorluğunu simgeliyor. Hal böyle iken kullanıcının suyuna gitmek lazım. Daha önce de bahsettiğimiz üzere, kullanıcıların sisteme dahil olma anı bir milat. Alınan tüm aksiyonlar “öncesi” ve “sonrası” olmak üzere ikiye ayrılıyor. Bu milat ise kullanıcının kafasında büyük bir olay. Dolduracağı uyduruk bir form hayat memat meselesi haline geliyor. Gerçekte neden böyle olduğunu merak ettiniz mi?

Kullanıcının tepeyi aşması “motivasyon” ile, bu işin zorluğu da “friction” ile belirtilmiş. Buradaki diğer unsur ise, bu zorluğu “daha az zor” haline getiren “kullanılabilirlik”.

Şimdi dijitalden biraz uzağa, spora kayıyoruz. Sisteme dahil olmak için form doldurmak da, spor salonunda antrenman yapmak da aslında birer davranış değişikliği. Bu yüzden ortak yanları var, hatta bence aynılar. Aşağıda sporcuların antrenman sırasındaki motivasyon durumunu ve disiplin gerekliliğini gösteren bir grafik var.

Bu grafiğe göre disiplinin en çok ihtiyaç duyulduğu nokta ilk aşamalar, yani “obligation (zorunluluk)” ve “desire (istek)“.  Atletizme başlayan bir çocuğun başkası tarafından motive edilmesi (zorlanması) ya da kendini zorlaması gerekiyor. Aradaki farka dikkat çekmek isterim. Zorlanması yani grafikteki ‘stage 1’, kendini zorlaması ‘stage 2’.

Bu çocuğun hangi şartlarla spora başladığını bilemediğimiz için tam olarak hangi seviyeden giriş yaptığını da bilemiyoruz. Yani obez bir çocuk annesinin zoru ile pistte kovalanıyorsa stage 1, atletlere özenip onlar gibi koşmak istiyorsa stage 2’den giriş yapıyor olabilir.

Aynı durum sisteme dahil etmek istediğimiz kullanıcılar için de geçerlidir. Gerçekten ilk grafikte dikkat çekilen kullanılabilirlik unsuru, yangında ilk kurtarılacak şey midir? Dahasında, kullanılabilir bir form kullanıcının davranışını değiştirebilmek için yeterli midir?

Kullanıcıyı ürüne dahil etmeden (milattan) önceki aşamaların (pazarlamanın) başarı oranı, formun doldurulma ihtimalini bir adım yukarıya taşıyacak olan etmendir. Çünkü kullanıcıyı “şişman ve anne zoru ile koşan çocuk” seviyesinden, “şişman da olsa isteyerek koşan çocuk” seviyesine hale getirebilmek mümkündür.

Konumlandırma 101 hakkında  pazarlama departmanı sizinle ilgilenedursun, biz miladı ve sonrasında yapılabilecekleri inceleyelim.

Koşturmak için uğraştığınız çocuk ister zorunda olduğu için, isterse de koşmak istediği için pistte olsun; motivasyonunu artırmak için yapılabilecek küçük ‘numaralar‘ var. Numaralar diyorum ama yanlış anlaşılmasın. Kullanıcıyı kandırmak için yapılabilecek olanlar değil, sadece dikkat edilebilecek püf noktaları…

Şeytan ayrıntıda gizlidir. Bu püf noktalarına iyi yönetilirse şişman çocuk “içsel motivasyon” seviyesine taşınabilir.

Ama bir sonraki yazıda… Doneler hazır. Söz, bu sefer arayı açmam.


Kullanıcının ilk saniyeleri – 1: Kullanılabilirlik

“İlk seferde kolay anlaşılamıyor ama çok öğrenilebilir. Kullanıcılar çok kolay alışır.”

Bu “aynısından ben de kullanıyorum güzel abim” cümlesi aklınızda kalsın, geri döneceğiz.

Kariyerim için kurduğum bir hayal var. Milyonlarca kullanıcının canı gibi kullandığı bir servis – ürün yaratabilmek. Girişimci kafasında iş yapmaya çalışanların ortak gayesi bu olsa gerek. Bu yolda, ürün geliştirme sürecinin en önemli adımlarından biri de kullanılabilirlik. Benim için bir amaç değil, ürünün “Kızıl Deniz’i ikiye bölebilmesi” için sağ kolum olan bir araç.

Kullanılabilirlik, uzun vadede kullanıcıya olumlu bir motivasyon sağlamasa da, kısa vadeli memnuniyeti tavan yaptıran bir güzellik. Rekabetin olduğu noktada eksikliği kaybetmek demek.

Steve Krug, Jakob Nielsen gibi insanlar bu konuda oldukça etkin içerik üretiyor. Ben de bugün kullanılabilirliğe etki eden unsurları kısaca hatırlatıp ürün geliştirme süreci ve kullanıcılar üzerine birkaç not aktaracağım. UX ve kullanılabilirlik şu aralar oldukça trending. Her köşe başında “bence bu iyi bir kullanıcı deneyimi değil” diyen insanlar her an karşınıza çıkabilir. Kanmayın, aldanmayın değerli kardeşlerim.

Kullanılabilirlik ve Etki Eden Unsurlar

Jakob Nielsen’in yaptığı tanımlamaya göre kullanılabilirlik; kullanıcıların arayüzü ne kadar kolay kullanabildiğine yönelik bir nitelik göstergesidir. Eğer hayatımı çeviri yaparak kazansaydım çulsuz kalırdım. Aslen şöyle demiş; “Usability is a quality attribute that assesses how easy user interfaces are to use” (*).

Ve bu tanımlamaya göre kullanılabilirlik(*) beş temel unsurdan oluşur.

  1. Öğrenilebilirlik: Kullanıcılar sistemi ilk kullandıklarında, basit görevleri ne kadar basit tamamlayabildikleridir.
  2. Etkinlik: Kullanıcıların sistemi öğrendikten sonra işlemleri ne kadar çabuk gerçekleştirebildiğidir.
  3. Hatırlanma Miktarı: Sistemi kullanmaya ara veren kullanıcıların, sonrasında ne kadar çabuk adapte olabildikleridir.
  4. Hatalar: Ne kadar çok ve ne şiddetli hata yaptıklarıdır. Ama hatasız kul olmaz, bu hataları kolay telafi ediyor olabilmeleri de önemli.
  5. Memnuniyet: Bu da boynumuzun borcu; kullanıcıların memnuniyeti.

Türkçe’nin azizliği sebebi öğrenilebilirlik yanlış değerlendirilebiliyor. Terim, kelime karşılığı sebebi ile bizleri yanlış yönlendiriyor. Öğrenilebilirlik “aşinalık, devamlılık, genellenebilirlik, tahmin edilebilirlik ve basitlik” unsurlarından oluşur ve kullanıcının “öğrenme” aksiyonunu ne kadar çabuk alabildiğini ölçer.

Yani buradaki dert, kullanıcıların sistemi zamanla (zaman; uzun bir süre) öğrenebilmesi değildir. İstediğiniz kadar “kullanıcı düşmanı” bir sistem tasarlayın, kullanıcılar belirli bir süre sonra neyin nerede olduğunu öğrenecek, görevleri yerine getirmek için gerekli olanları kavramış olacaklardır. Fakat öğrenebilmeleri için gerekli motivasyonu sağlamak oldukça zordur. Dakikalar yerine saniyelere ihtiyacımız var.

Hiç rakibi olmayan teknik bir sistem geliştirdiyseniz ve bunun çıktısı işveren için çok kritik ise, o sistem her türlü öğrenilir. Oturduğu koltuğun altında bomba olsa dahi, belirli bir süre sonra kullanıcı o sistemi terlemeden kullanır. Ya da sokaktaki insana “şu siteden çok çılgın sevgili bulunuyormuş” denildi ise on takla attırsanız da o kullanıcı sevgiliyi bulmak için yapılacakları yapar.

Fakat problem ortada bu kadar keskin bir motivasyon mesajı yokken kullanıcıları sisteme dahil edebilmek ya da rakipten kullanıcı koparabilmektir. Sonuçta kullanıcı neden çıktısını dahil bile bilmediği yeni bir sisteme üye olmak için 10 sayfalık bir form doldursun ya da kullanmakta olduğu bir sistemden daha az kullanılabilir bir sisteme dahil olmak istesin?

Bana göre; rakibi olmayan ama çıktısı başkaları için yeni veya çıktısı bilinen ve rakibi olan bir ürününüz varsa, öğrenilebilirlik diğer unsulardan biraz daha öne çıkıyor. Çünkü kullanıcıları sisteme dahil etmek bile “bin dereden su getirmek kadar” zor iken, onların bulduklarını beğenmeden gitme ihtimalini kotarmak ne kadar zor olabilir hayal edin. Kullanıcı “kapat” butonuna basıp çıkmadan önce belki en fazla birkaç saniyeniz var.

Yukarıdaki görsel (linkini bulamadım, Evernote’da kalmış); kullanıcıların halihazırda kullanmakta oldukları sistemden ayrılmamak ve yeni bir sisteme alışmamak için kendilerine oynadıkları oyunu gösteriyor. Kullanıcı gerçekten size gelmemek, gelse de kalmamak niyetinde. Gerçekte size gelmeleri için 9 sebep varken, onlar sadece 1 tane görüyorlar.

Öğrenilebilirlik’in gönüllerdeki yeri bu kadar önemli iken, oluştuğu beş unsuru (aşinalık, devamlılık, genellenebilirlik, tahmin edilebilirlik, basitlik) şu linkten okumak ve öğrenmek isteyebilirsiniz.

Esas yazmak istediğim kullanıcı motivasyonu ile ilgili kısımlara girersem çok uzayacak. “Kullanıcı motivasyonu ve artırmak için yapılacaklar” konusunu başka bir yazıya bırakıyorum.


Doğru zamanda değişen hayatlar.

“Değişmek çok zordur! Muhtemel her değişiklik, her türlü yenilik insanı korkutur.”

Bu sözü duyduğum ilk günü, daha bugünmüş gibi hatırlıyorum. Üniversitenin ilk yılında yarı uyur bulunduğum derslikte, ne anlama geldiğini bile tam bilemediğim bu cümleler, iletişim ile alakalı tutunduğum ilk daldı.

İstisnasız her insan, yol ayrımlarında kazanacağından çok kaybedeceğini ve aldığı riskleri düşünüyor. Çoğu zaman bir değişiklik yapmamak için bahaneler üretiyor. Sebebinin ismini gene kendi buluyor; yetersiz enerji, vakitsizlik, imkansızlıklar, başka sorumluluklar. Erteliyor. Yapmak istediklerini her an yapabilirmiş gibi davranıyor ve suçlu hissetmiyor.

Ama aramızda kendinin farkında olanlar da var.

Google’dan Basecamp’e, Bill Gates’den Steve Jobs’a kimlerin kimlerin hikayesi anlatıldı buralarda. Girişimciliği öğrenmek için okunan kitaplardan ne alıntılar yapıldı, yalandan havalar atıldı.

Ben başkalarının hikayelerini anlatmak istemiyorum, inanın okumak bile istemiyorum. Kendi hikayelerimiz varken başkalarının hikayeleri vakit kaybı, boş satırlar. Ancak girişimcilik hamleleri yapmaya çalışan, ürün geliştirme ile uğraşan ya da mobile adım atmak isteyen kişilerin okumak isteyebileceği bir hikayeden bahsetmek istiyorum. Ramiz Dayı ses tonu ile söylediğimi varsayın; “Instagram“.

Neredeyse her aktif akıllı telefon kullanıcısının edinmiş olduğu “sosyal fotoğraf” uygulaması Instagram, geçtiğimiz haftalarda 1 milyar dolara satıldı. Kurucu Kevin Systrom yola çıktığında ise Instagram benzeri bir uygulama yapmak aklının köşesinde dahi yoktu.

Kevin (siyah beyazın havasına aldanmayın, evlat olsa sevilmez), Stanford Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra bir süre Twitter (Odeo) ve Google’da çalışır. Yazılım eğitimi almamış olsa da  kod yazmak için uğraşır. Söylediğine göre; kendinden çok daha başarılı programcılar olduğunu görünce direksiyonu pazarlama ve ürün geliştirmeye doğru çevirmiştir.

Girişimciliğin ilk adımı

Kevin, girişimciliğin ilk adımlarını 2009 yıllarının sonunda atmaya karar verir. Foursquare’in önde götürdüğü lokasyon bazlı servislerin tavan yaptığı zamanlar. O sıralarda Silikon Vadisi’ndeki pek çok yatırımcı, 4square benzeri projelere yatırım yapmaktadır.

Aklından ise Burbn isminde benzer bir servis yaratmak geçmektedir. Projenin içeriği ise check-in, etkinlik planları, gamfication temelli puan sistemleri ve fotoğraf yayımlamaktır.

İlk iş olarak HTML5 ile bir prototip hazırlar. Prototip ki tam prototip, tasarım çalışması bile yok… İki üç tık ile derdini anlatmaya yetecek kadar. Ve elindeki ürünü iki farklı yatırım firmasının çalışanlarına, aynı toplantıda gösterir. Kaderin cilvesi, toplantıdaki yatırımcıların bir tanesinin patronu Marc Andreessen, yani 4square’in sahibidir.

Toplantı iyi geçmiş olacak ki Kevin ertesi gün işinden ayrılır. İki hafta sonra da, kahve molasında prototipini gösterdiği proje için 500.000$ yatırım alır. Aslen, daha iyi bir 4square yapmak için 4square’in kaynağını kullanmaya başlayacaktır.

Ve Burbn ilk çalışanını işe alır, Mike Krieger! İsminin sonuna bir ünlem işareti koydum çünkü Instagram’ın bir harf dahi kullanmadan oluşturulmuş mükemmel arayüzü soldaki bilgisayar mühendisi tasarlamış. “Trust me, I am an engineer” deyip efendi gibi işini yapıyor, bir de UX konularına el atıyor. Eşi kolay bulunmaz.

Küçük bir ekip ile gece gündüz çalışarak Burbn’ın beta versiyonunu hazırlarlar. Apple Store’da yayımlamadan önce 100 kullanıcı ile bir süre ürünün denemesini yapılır. Toplanan sonuçlara göre uygulama “bir Alex değil” ama “gideri var” notu almayı başarır.

“Silikon Vadisi’nde hala çok fazla para, çok az fikrin peşinde koşuyor. Fikriniz parlak, vaktiniz doğru ise bir gecede hayatınız değişebilir.” — Paul Saffo

Fakat ikisi de üründen memnun değildir. Sadece bir prototip ile yatırım alabilmişken, ürünü çıkıp başka yatırımcılara pazarlamaya çalışmak yerine Burbn’ın üzerini çizerler. Dertleri yatırımcılardan koparacakları birkaç yüz bin ile değil bu gençlerin. Ah koca kafalılar diyenleri duyabiliyoruz.

Her şey biter, Instagram başlar

Mike ve Kevin, testlerden sonra, kullanıcıların esas ihtiyacının fotoğraf çekip düzenleyebilmek ve paylaşmak olduğuna inanmışlardır. Burbn’ın odağının dağıldığına ve kuracakları firmanın daha yüksek kullanım oranı olan bir ürün üzerinde çalışmak istediklerine karar verirler.

Kağıt kalem başına dönüp çalışmaya başlarlar ve tam 8 hafta sonra Instagram bildiğimiz hali ile hazır olur.

Kullananlar bilir, pek çok benzeri tutmamışken Instagram su gibi yayıldı. Her ne kadar bu zıplamanın arkasında Justin Bieber’in Instagram kullanmaya başlaması gösterilse de (a true story) yaygınlığın esas sebebi; uygulamanın basitliği ve kolay kullanılabilmesi. Fotoğraf hakkında hiçbir bilgisi olmayan kullanıcılar dahi, hiçbir yönlendirici yazı okumadan fotoğrafçı havalarına girebiliyor. Keza ürün geliştirme aşamasında çekilen en büyük zorluklardan biri hazırlanan 30 tane fotoğraf tonlamasının, ürün lansmanındaki 11 taneye indirilmesi olmuş.

Rüzgarı arkasına alır

Ekim 2010’da, uygulama Apple Store’a koyulduğu ilk gün 25.000’in üzerinde kullanıcıya ulaşır. İlk ayın sonu gelmeden  1 milyon kullanıcı tarafından kullanılmış olur.  Artık her gün 100.000 kişi Instagram kullanmaya başlamaktadır. O sıralar macera oldukça hızlı devam ediyordur.

Şubat 11’de Instagram 7 milyon dolarlık bir yatırım daha alır. Artık şirketin değeri 20 milyon dolar olarak gösterilmektedir. Sonrası zaten malum. 2011 sonunda şirket 15 milyon kullanıcıya ulaşır. Mart 2012’de 27 milyon kayıtlı kullanıcıya ulaşılır ve artık zamanı gelmektedir.

Üzerinden pek fazla geçmeden, hiçbir ticari modeli ya da gelir kaynağı olmayan Instagram 1 milyar dolara satılmıştır. Kevin 400, Mike ise 100 milyon doların sahibi olmuştur.

Sorsanız Kevin ve Mike ne yaptı da bir gecede bu kadar zengin oldu? Sadece bir uygulama –birkaç küçük buton– bu kadar para kazandırabilmeli midir?

Mobil girişimcilerin durumunu futbolculara benzetiyorum. Futbolcular da iki maça çıkıp milyonları aldıkları için laf arasında kolayca eziliyorlar. Biz de eziyoruz, oradan biliyorum. Fakat futbolcu olmak isteyen pek çok gencin arasından sıyrılmak için tüm hayatlarını riske ediyorlar.

Hayatları” derken, top oynarken ölebilirler demek istemiyorum. İyi bir eğitim, ortalamanın üzerinde bir maaş, küçük ve sıkıntısız bir hayat şansını genelde top peşinde harcamış oluyorlar. Karşılığında pek azı kazanıyor. Büyük riskin karşılığı da büyük oluyor.

Kevin ve Mike risk eşiğinden iki kez atladılar ve karşılığını alan pek az kişiden oldular. Instagram ile cebine girdikleri sokak insanına, “dünyanın çivisi çıkmış” dedirtebildiler.

Silikon Vadisi’nde kahve içme şansı kolay bulunmasa da, Paul Saffo’nun dediği gibi “zaman doğru olduğunda” hayatlar gerçekten değişebilir.


Her birimiz mutluluk fabrikasıyız!

Selçuk Erdem - Uçuyorum Lan!Etrafta tonla mutlu insan varken siz de mutluluğun nerede olduğunu arayanlardan mısınız? Hiç sordunuz mu kendinize nasıl mutlu olabileceğinizi? Ya da hali hazırda bir planınız var mı mutlu olmak adına?

İnanın ben de kolay kolay mutlu olamıyorum. Ve ne zaman mutluyum, ne zaman değilim söyleyemiyorum.

Eh durum bu iken nasıl mutlu olunur gibi bir şey de yazamam. En azından kendi tecrübelerimle 🙂 Bana kalsa her gün, hem de istisnasız her gün, bir önceki güne fark atan bir “kıyak” yapmalı hayat.

Fakat araştırmalar göstermiş ki büyük kıyaklar dahi mutluluğa uzun süreli etki edemiyor. Benzer şekilde çok olumsuz olaylar da uzun vadede olumsuz etkiler bırakamıyor. Mucizeler de, felaketler de aynı yerde bitiyor bizim için. Aynı mutlulukta.

Aşağıda Daniel Gilbert‘in mutluluk üzerine yaptığı araştırmalardan ilginç bulgu var. Grafik, lotodan 300 milyon dolar kazanmış talihli ile kol ve bacaklarını kaybetmiş bir engellinin, bu olaylardan bir yıl sonraki mutluluk derecelerini gösteriyor.

İnanması güç ama ikisi de aynı.

Belli ki biz bir yoluna uydurup “onu o şekil ayarlıyoruz” ve mutlu oluyoruz. Çevre ile uyumlu canlılarız. Yoksa hapishanede mutlu olan insanlar olabilir miydi?

Mutluluğu kendimiz sentezleyip üretebiliyorsak, mutluluğun kaynağı biziz. Ama nasıl mutlu olduğumuz gene de bizi bir ayrım noktasına getiriyor. Elde ettiklerimiz ve elde edemediklerimiz.

Elde ettiklerimiz: “Doğal Mutluluk”

Hedefleyip elde ettiklerimiz belki de bu hayatta tadı en güzel olan şeyler. Elde ettiğimiz anda yaşanan o mutluluk, damağımızda bir ömür unutulmayacak bir tat bırakabiliyor. Hatta o kadar güzel oluyor ki tadı, daha fazlasını elde etmek için var gücümüz ile çalışmaya devam edebiliyoruz. Her birimizin hayatında bunlardan birkaç tane oldu. Dönüp düşündüğünüzde hemen aklınıza gelecektir.

İşte bu anda ürettiğimiz mutluluk doğal mutluluk (neutral happiness) oluyor. Yukarıdaki filmi izleyenler ne kadar güzel tarif edildiğini hatırlayacaklardır.

Elde edemediklerimiz: “Sentetik Mutluluk”

Elde edemediklerimiz bizi mutlu eder mi demeyin. Bal gibi ediyor. Kafamdan örnek yazmayayım, Gilbert şöyle demiş;

Hapishanede 30 yıldan fazla, işlemediği bir suç yüzünden yatan beyefendi geçirdiği günleri şöyle tarif ediyor; “her anı çok güzeldi!”.

Elde edemediğimiz şeylerle de mutlu olabiliyoruz, şaka gibi değil mi? İşte sentetik mutluluk böyle anlarda üretiliyor. Elde edemediğimiz şeylerin, yerine elde etmiş olduklarımızdan daha kötü olduğuna inandırıyoruz kendimizi. Başarısızlığın ya da şanssızlığın alsında bir “lütuf!” olduğunu düşünüyoruz.

Aklımızın bize bir oyunu bana sorarsanız sentetik mutluluk ve özeti şu; “bak, gerçekten hayırlısı olmuş!“.

In our society, we have a strong belief that synthetic happiness is of an inferior kind. — Dan Gilbert

Sentetik mutluluğun gücünü hafife alıyorsanız yanılıyorsunuz. Araştırmalar göstermiş ki mutluluğun yolu -hele ki içerisinde tercihler varsa- sentetik mutluluktan geçiyor. Etrafınızda gördüğünüz o mutlu insanlar, belki de bunu en iyi yapanlar.

Nasıl mutlu oluyoruz?: Değiştirmek vs Razı Olmak

Mutlulukla ilgili en önemli soru bu. Siz mutlu olmadıktan sonra mutluluk doğal ya da sentetik olsa ne olur 🙂

Çok ayrıntıya girmeden deneylerin özetini yazıyorum. Özgürlük, mutluluk değildir. Hatta bir mutsuzluk kaynağı olabilir.

İnsanlar değiştirebilecekleri kararlar almışlarsa “şu mu olsaydı, bu mu olsaydı diyerek” sadece mutsuz olabiliyorlarmış. Aklımız elde etmenin güzelliği ile değil de, kaçırmış olabileceklerinin varlığı ile meşgul oluyor ve hayatımızı zehir ediyormuş.

Oysa bir de elindekine razı olanlar (ya da razı olmak zorunda olanlar) var ki işte onlar mutlu. Onların kafaları rahat ve mutlular.

“Midyat’a pirince giderken” yerine “Midyat’taki pirince gitsem mi diye düşünürken” desek, durumu daha iyi anlatmış oluruz yani.

Tüm bunlardan sonra insan gene de merak ediyor. O, etrafta mutlu mutlu gezinen insanlar neden bazen sinir bozucu olabiliyor? Herkes değil ama çok sevmediğiniz, çok ilgilenmediğiniz insanların mutluluğu sizi azıcık da olsa olumsuz etkilemiyor mu?

Evet, etrafımızdaki insanlar bizim mutluluğumuzu ve hali ile ne kadar mutlu olduğumuzu etkileyebiliyor. Bir sonraki yazı; “görece” hakkında olacak.

Not: Dan Gilbert mutluluk hakkında Google sonuçlarını istila etmiş durumda. Ted sunumunu şu linkten izleyebilirsiniz. Türkçe çevirisi kötü, direkt İngilizce devam etmenizi öneririm 🙂