Kullanıcı Deneyimi – 2: Behavioral Design

İlkokula gittiğimiz yıllar. Futbolun sokaklarda oynandığı, babaların bıyıklı, yemeklerin lezzetli, teknolojinin de pahalı olduğu güzel günler. Evin siyah beyaz televizyonu yıllar sonra yenilenmiş. Bin taksit ile alınan 55 ekran, kutu içerisinde ve büyük bir merasim ile eve giriyor.

O evdeki çocuklardan herhangi biri yıllar sonra bu akşamı düşündüğünde, aklına renkli televizyonda izlenen ilk filmin mutluluğu gelir. Ne yazık ki tasarımcılar konuya daha acımasız yaklaşmak zorunda kalan insanlar.

Bana sorarsanız, tasarımcı o akşamı düşündüğünde aklına gelen ilk şey; renksiz kullanım klavuzuna bakarak “TRT1’i nasıl ilk kanala kaydediyoruz yaa?!” diyen insanlar olmalı. “Oldu-olmadı” sesleri arasında, kafasını kullanım kitapçığına ve kumandanın bilmediği şekillerine gömen; renkli film izlemek için ödediği para yeterli olmayan ve televizyonu kurmak için çaba harcamak zorunda olan kullanıcılar.

Eski günlerde efor sarfetmek kullanıcıların daha çok katlanabildiği bir şey olsak gerek. Fakat teknolojinin ucuzlaması, rekabetin artması ve her yeni nesilin biraz daha sabırsız olması bu tahammül seviyesini günden güne azaltmışa benziyor. Gediğimiz noktada zorluklara tahammül edecek kadar motivasyon sahibi olmak bir yana dursun; kullanıcılar, indirdikleri mobil uygulamaların yarısını, bir kez dahi açmayacak kadar iştah yoksunu.

İşte tam da bu sebepten, kullanıcıların neyi, nasıl yapmaya çalıştığını anlamak ve muhtemel problemleri çözmek için günümüzde daha çok para harcanır oldu.

‘Kullanım’ kelimesinin tüm yönleri ile incelendiği tasarım aşamasına behavioral design deniyor. Behavioral seviyede kurulan ürün-kullanıcı ilişkisi ise kullanıcı deneyiminin omurgasını oluşturuyor.

Behavioral Design

Ne biçim teknolojimiz var lan?

Behavioral Design: Bir sistem ya da yapının kullanıcılar tarafından görüntülenirken, kullanıcı ihtiyaç ve gerekliliklerini nasıl karşıladığını inceleyen konsepttir. (Concept that focuses on how a structure or system, as viewed by the users, meets their needs and requirements.)

Elbette sözlük anlamı istemediğimiz bir sıradanlığın ürünü. Kahve molasındaki açıklaması; kullanıcı gözü ile kullanıcı ihtiyaçlarını karşılayabilmektir. Bahsi geçen kullanıcı ihtiyaçları ve kullanıcı gözü konseptin temelini oluşturan iki önemli nokta.

İlk Adım: Kullanıcı İhtiyaçları

Her ürün bir ihtiyaç için ortaya çıkar. Kullanıcı ihtiyaçlları, ürünün çözdüğü problemler, diğer bir deyiş ile kullanıcıya sunulan fonksiyonel vaadlerdir. Örneğin, matkap kullanan birinin ihtiyacı duvarda bir delik açmaktır.

Behavioral design tanımlamasında geçen kullanıcı ihtiyaç ve gereklilikleri tam da bu noktaya dokunmaktadır.

Ürünün başarılı olabilmesi için ilk olarak problemin doğru analiz edilmesi gerekmektedir. Ürün, kullanıcı ihtiyacını çözebildiği ölçüde ömür sahibi olabilir.

useless

— Needless Product

İhtiyaç analizi yapabilmek için halihazırda kullanılabilecek pek çok yöntem var.  Fakat her ürün için özel ve yeni yöntemler geliştirmek de pek tabi mümkün. Dropbox’un hikayesi tam da burada anlatılacak türden.

“Biz böyle bir ürün yapacağız ama kullanıcıların gerçekten böyle bir problemi var mı? İnsanlar bu problemin farkında mı?” gibi sorular -ortada ürün dahi yokken- karton adamlardan yapılmış bir video ile cevaplanmış. Güzel dönüşler alındıktan sonra da ürün geliştirilmiş.

İhtiyaç ve fayda analizi ile ilgili sonuca etki eden çok fazla parametre düşünmek mümkün. Bir fikrin yapılması veya yapılmaması için, sadece bir dakikada 10’ar neden sıralayabiliriz. Eh, bu durumdan mütevellit iş fikri üzerine konuşmak, işi yapmaktan daha kolay : )

Mevzu bahis konuşmak olunca mambo jambo yapan bol olur fakat gerçek ve güvenilir veri ile konuşan azdır. Tasarımcının en büyük zorluklarından bir tanesi, sanıyorum ki bu süreçteki feedback’leri doğru şekilde eleyebilmektir.

İkinci Adım: Kullanım Kolaylığı

Her ürün kullanıcı ihtiyaçları çevresinde şekillenir. Fakat bu şekil alma-hayat bulma olayı sadece ürünün bir problemi çözebilmesi ile bitmez. Kullanıcıların bu fonksiyonları fark edebilmesi, keşfedebilmesi, öğrenebilmesi, hata yapmaması gibi onlarca önemli etken de tasarımcının odağına giren konulardır.

Bu aşama ne yazık ki pilot kalem üzerinden evrim teorisini yalanlamak kadar kolay değil. Kullanımın su gibi akıcı olması demek, klas, bilgi ve en çok da emek demektir.

Tasarımcının çizdiği akışın, kullanıcı tarafından benimsemesi ise kullanım kolaylığının önündeki en büyük baraj. Adaptasyon süreci, kullanıcıya yeni bir şey öğretmek gibi yapay çözümlerdense problemin doğal yollardan çözülmesini gerektirir.

Kullanılabilirlik, bilgi mimarisi ve etkileşim tasarımı gibi konular bu başlık altında, özenle, ayrı ayrı incelenmelidir.

Kullanıcı Testleri

Kullanıcı ihtiyaçları ve kullanım kolaylığı çalışmaları için doğru soruları sormak çok önemli. Fakat daha da önemlisi bu soruların sürekli -doğru yöntemler ile- test edilmesidir.

Fikir değerlendirmesi için ortaya atılabilecek pek çok değerlendirme aracı olabilir. Aynı şekilde kullanım kolaylığı için de ortada teoremler, yapılan araştırmalar ve belirli kurallar vardır. Fakat biriktirdiğimiz tüm bilgi ve kaynağa rağmen insanı gözlem yeteneği limitlidir.

Aşağıda 1987’de ilkokul ve lise öğrencilerine sorulan bir gözlem sorusu yer alıyor. Soru şu; elinde topla koşan bir adam topu bıraktığında, aşağıdaki üç senaryodan hangisi gerçekleşir.

A running man drops a ball.

— “A Running Man Drops a Ball.” White & Horwitz, 1987

Aslında Türkiye’de yaşayan öğrencilerin yaptıkları ezber üzerinden zehir gibi cevap verebileceği bu soruya, ilkokul çocuklarının sadece %3’ü, bir ay boyunca Newton Mekaniği çalışmış lise öğrencilerinin ise sadece %20’si doğru cevap vermiş. (Kaynak: Emotional Design – Donald Norman)

Amerikalı gençlerin fizikten çakacak olmasını bir kenara bırakırsak, bize kalan hayali konular hakkında konuşurken hata payının yüksek olmasıdır. Kaderin cilvesi, tasarımcı ise henüz var olmayan bir konseptin, hiç tanışmayacağı hayali kullanıcılarından sorumludur. İşler biraz çirkinleşebilir. Bu süreçte tasarımcının Kutup Yıldızı ancak kullanım verileri ya da kullanıcı testleri olabilir.

Teknolojinin Paradoksu

Ürünlerin kompleksliğinden kullanım zorluğuna kadar değinilebilecek konular arasında değişmeyen tek şey kullanıcının yaklaşımı olsa gerek.

Evet, herhangi bir yeni ürün ya da teknoloji, kullanıcı hayatına büyük faydalar katabilir. Fakat aynı zamanda büyük sıkıntılar da oluşturmaktadır. Teknolojinin paradoksu da burada başlıyor. Kullanım kılavuzu örneğinden gidersek, öğrenmenin en basit hali dahi kullanıcı üzerinde stres ve sıkıntı yaratmaktadır. Yani yaşam kalitesini artıracak her yenilik, kaliteyi azaltacak başka bir zorluk ile birlikte gelmektedir.

Tasarımcı ise bilmediği işlerle uğraşan ve tüm bu zorlukları yönetilebilir basitliğe indirmesi gereken kişidir. İşi zor, yükü çoktur. Ama tasarımcı has adamdır.

Not 1: Son cümle yarın hepimiz işi gücü bırakıp kasabaya yerleşmeyelim diye yazıldı ama gerçek yanı da var. İşini hakkı ile yapanlar gerçekten has adamlar.

Not 2: Başlıkta dahi behavioral design demek zorunda kaldım. Fakat Türkçe kullanmaya kalksam terim saçma bir hal alacaktı.

Not 3: UX serisinin son yazısı “reflective design” hakkında olacak.  Tüm konuyu bir yazıda anlatabilmek için derleyip toparlamak vakit alıyor. Bir de araya almak istediğim konular var. Ama umarım çok geçmeden seriyi son yazı ile sonlandırırım.

Advertisements

Kullanıcının ilk saniyeleri – 2: Motivasyon

Anlatmak istediklerimin ardı arkası hakkında o kadar şey var ki aklımda, aklımdakileri yazıya dökebilmek için ayrı yazılar yazıp birbirine bağlamam gerekebilir. Vira…

Bir önceki yazıda söz ettiğim kullanıcı motivasyonu ile başlamak istiyorum. Aşağıya, bu konuda Google aramalarını istila eden fakat içerik olarak işi bileni tatmin etmeyen bir yazının, en can alıcı görselini ekledim. Görsel en genel şekli ile “deveyi hendekten atlatmak nedir?” sorusuna cevap veriyor.

Şekildeki yükselti üyeliğin zorluğunu simgeliyor. Hal böyle iken kullanıcının suyuna gitmek lazım. Daha önce de bahsettiğimiz üzere, kullanıcıların sisteme dahil olma anı bir milat. Alınan tüm aksiyonlar “öncesi” ve “sonrası” olmak üzere ikiye ayrılıyor. Bu milat ise kullanıcının kafasında büyük bir olay. Dolduracağı uyduruk bir form hayat memat meselesi haline geliyor. Gerçekte neden böyle olduğunu merak ettiniz mi?

Kullanıcının tepeyi aşması “motivasyon” ile, bu işin zorluğu da “friction” ile belirtilmiş. Buradaki diğer unsur ise, bu zorluğu “daha az zor” haline getiren “kullanılabilirlik”.

Şimdi dijitalden biraz uzağa, spora kayıyoruz. Sisteme dahil olmak için form doldurmak da, spor salonunda antrenman yapmak da aslında birer davranış değişikliği. Bu yüzden ortak yanları var, hatta bence aynılar. Aşağıda sporcuların antrenman sırasındaki motivasyon durumunu ve disiplin gerekliliğini gösteren bir grafik var.

Bu grafiğe göre disiplinin en çok ihtiyaç duyulduğu nokta ilk aşamalar, yani “obligation (zorunluluk)” ve “desire (istek)“.  Atletizme başlayan bir çocuğun başkası tarafından motive edilmesi (zorlanması) ya da kendini zorlaması gerekiyor. Aradaki farka dikkat çekmek isterim. Zorlanması yani grafikteki ‘stage 1’, kendini zorlaması ‘stage 2’.

Bu çocuğun hangi şartlarla spora başladığını bilemediğimiz için tam olarak hangi seviyeden giriş yaptığını da bilemiyoruz. Yani obez bir çocuk annesinin zoru ile pistte kovalanıyorsa stage 1, atletlere özenip onlar gibi koşmak istiyorsa stage 2’den giriş yapıyor olabilir.

Aynı durum sisteme dahil etmek istediğimiz kullanıcılar için de geçerlidir. Gerçekten ilk grafikte dikkat çekilen kullanılabilirlik unsuru, yangında ilk kurtarılacak şey midir? Dahasında, kullanılabilir bir form kullanıcının davranışını değiştirebilmek için yeterli midir?

Kullanıcıyı ürüne dahil etmeden (milattan) önceki aşamaların (pazarlamanın) başarı oranı, formun doldurulma ihtimalini bir adım yukarıya taşıyacak olan etmendir. Çünkü kullanıcıyı “şişman ve anne zoru ile koşan çocuk” seviyesinden, “şişman da olsa isteyerek koşan çocuk” seviyesine hale getirebilmek mümkündür.

Konumlandırma 101 hakkında  pazarlama departmanı sizinle ilgilenedursun, biz miladı ve sonrasında yapılabilecekleri inceleyelim.

Koşturmak için uğraştığınız çocuk ister zorunda olduğu için, isterse de koşmak istediği için pistte olsun; motivasyonunu artırmak için yapılabilecek küçük ‘numaralar‘ var. Numaralar diyorum ama yanlış anlaşılmasın. Kullanıcıyı kandırmak için yapılabilecek olanlar değil, sadece dikkat edilebilecek püf noktaları…

Şeytan ayrıntıda gizlidir. Bu püf noktalarına iyi yönetilirse şişman çocuk “içsel motivasyon” seviyesine taşınabilir.

Ama bir sonraki yazıda… Doneler hazır. Söz, bu sefer arayı açmam.


Kullanıcının ilk saniyeleri – 1: Kullanılabilirlik

“İlk seferde kolay anlaşılamıyor ama çok öğrenilebilir. Kullanıcılar çok kolay alışır.”

Bu “aynısından ben de kullanıyorum güzel abim” cümlesi aklınızda kalsın, geri döneceğiz.

Kariyerim için kurduğum bir hayal var. Milyonlarca kullanıcının canı gibi kullandığı bir servis – ürün yaratabilmek. Girişimci kafasında iş yapmaya çalışanların ortak gayesi bu olsa gerek. Bu yolda, ürün geliştirme sürecinin en önemli adımlarından biri de kullanılabilirlik. Benim için bir amaç değil, ürünün “Kızıl Deniz’i ikiye bölebilmesi” için sağ kolum olan bir araç.

Kullanılabilirlik, uzun vadede kullanıcıya olumlu bir motivasyon sağlamasa da, kısa vadeli memnuniyeti tavan yaptıran bir güzellik. Rekabetin olduğu noktada eksikliği kaybetmek demek.

Steve Krug, Jakob Nielsen gibi insanlar bu konuda oldukça etkin içerik üretiyor. Ben de bugün kullanılabilirliğe etki eden unsurları kısaca hatırlatıp ürün geliştirme süreci ve kullanıcılar üzerine birkaç not aktaracağım. UX ve kullanılabilirlik şu aralar oldukça trending. Her köşe başında “bence bu iyi bir kullanıcı deneyimi değil” diyen insanlar her an karşınıza çıkabilir. Kanmayın, aldanmayın değerli kardeşlerim.

Kullanılabilirlik ve Etki Eden Unsurlar

Jakob Nielsen’in yaptığı tanımlamaya göre kullanılabilirlik; kullanıcıların arayüzü ne kadar kolay kullanabildiğine yönelik bir nitelik göstergesidir. Eğer hayatımı çeviri yaparak kazansaydım çulsuz kalırdım. Aslen şöyle demiş; “Usability is a quality attribute that assesses how easy user interfaces are to use” (*).

Ve bu tanımlamaya göre kullanılabilirlik(*) beş temel unsurdan oluşur.

  1. Öğrenilebilirlik: Kullanıcılar sistemi ilk kullandıklarında, basit görevleri ne kadar basit tamamlayabildikleridir.
  2. Etkinlik: Kullanıcıların sistemi öğrendikten sonra işlemleri ne kadar çabuk gerçekleştirebildiğidir.
  3. Hatırlanma Miktarı: Sistemi kullanmaya ara veren kullanıcıların, sonrasında ne kadar çabuk adapte olabildikleridir.
  4. Hatalar: Ne kadar çok ve ne şiddetli hata yaptıklarıdır. Ama hatasız kul olmaz, bu hataları kolay telafi ediyor olabilmeleri de önemli.
  5. Memnuniyet: Bu da boynumuzun borcu; kullanıcıların memnuniyeti.

Türkçe’nin azizliği sebebi öğrenilebilirlik yanlış değerlendirilebiliyor. Terim, kelime karşılığı sebebi ile bizleri yanlış yönlendiriyor. Öğrenilebilirlik “aşinalık, devamlılık, genellenebilirlik, tahmin edilebilirlik ve basitlik” unsurlarından oluşur ve kullanıcının “öğrenme” aksiyonunu ne kadar çabuk alabildiğini ölçer.

Yani buradaki dert, kullanıcıların sistemi zamanla (zaman; uzun bir süre) öğrenebilmesi değildir. İstediğiniz kadar “kullanıcı düşmanı” bir sistem tasarlayın, kullanıcılar belirli bir süre sonra neyin nerede olduğunu öğrenecek, görevleri yerine getirmek için gerekli olanları kavramış olacaklardır. Fakat öğrenebilmeleri için gerekli motivasyonu sağlamak oldukça zordur. Dakikalar yerine saniyelere ihtiyacımız var.

Hiç rakibi olmayan teknik bir sistem geliştirdiyseniz ve bunun çıktısı işveren için çok kritik ise, o sistem her türlü öğrenilir. Oturduğu koltuğun altında bomba olsa dahi, belirli bir süre sonra kullanıcı o sistemi terlemeden kullanır. Ya da sokaktaki insana “şu siteden çok çılgın sevgili bulunuyormuş” denildi ise on takla attırsanız da o kullanıcı sevgiliyi bulmak için yapılacakları yapar.

Fakat problem ortada bu kadar keskin bir motivasyon mesajı yokken kullanıcıları sisteme dahil edebilmek ya da rakipten kullanıcı koparabilmektir. Sonuçta kullanıcı neden çıktısını dahil bile bilmediği yeni bir sisteme üye olmak için 10 sayfalık bir form doldursun ya da kullanmakta olduğu bir sistemden daha az kullanılabilir bir sisteme dahil olmak istesin?

Bana göre; rakibi olmayan ama çıktısı başkaları için yeni veya çıktısı bilinen ve rakibi olan bir ürününüz varsa, öğrenilebilirlik diğer unsulardan biraz daha öne çıkıyor. Çünkü kullanıcıları sisteme dahil etmek bile “bin dereden su getirmek kadar” zor iken, onların bulduklarını beğenmeden gitme ihtimalini kotarmak ne kadar zor olabilir hayal edin. Kullanıcı “kapat” butonuna basıp çıkmadan önce belki en fazla birkaç saniyeniz var.

Yukarıdaki görsel (linkini bulamadım, Evernote’da kalmış); kullanıcıların halihazırda kullanmakta oldukları sistemden ayrılmamak ve yeni bir sisteme alışmamak için kendilerine oynadıkları oyunu gösteriyor. Kullanıcı gerçekten size gelmemek, gelse de kalmamak niyetinde. Gerçekte size gelmeleri için 9 sebep varken, onlar sadece 1 tane görüyorlar.

Öğrenilebilirlik’in gönüllerdeki yeri bu kadar önemli iken, oluştuğu beş unsuru (aşinalık, devamlılık, genellenebilirlik, tahmin edilebilirlik, basitlik) şu linkten okumak ve öğrenmek isteyebilirsiniz.

Esas yazmak istediğim kullanıcı motivasyonu ile ilgili kısımlara girersem çok uzayacak. “Kullanıcı motivasyonu ve artırmak için yapılacaklar” konusunu başka bir yazıya bırakıyorum.